Bir Çocuğun Gözünden 70'lerin Almanya'sı
- Arda Tunca
- Nov 8, 2024
- 5 min read
Updated: Nov 29, 2025
1977-79 arası yıllara gittim. Zira, bu iki yılın bendeki etkileri yaşamımı bugün bile etkileyecek kadar derin olmuştur.
Haziran 1977’de Lufthansa ile İstanbul’dan Münih’e uçuşumuz ve Münih’ten trenle Regensburg şehrine gidip birkaç ay sonra da üniversite kampüsüne yerleştiğimiz o günler hem güzel, hem de tatsız ve düşündürücü olaylar ve insanlar kattı hayatıma.
Aynı yılın Eylül ayında Gerhardinger Schule adındaki ilkokulda bir Türk sınıfında başladı öğrenim hayatım. Her şey çok farklı ve farklı olduğu kadar da güzel ve eğlenceli idi.
1977 Türkiye’si ile 1977 Almanya’sı arasındaki gelişmişlik ve ekonomik güç farkı çok büyüktü. Bugün de çok büyük. Aradaki bu uçurumu, 6 yaşındaki bir çocuk olarak değişen oyuncaklarımın dünyasından gözleyebiliyordum. Uzaktan kumandalı arabalar, “Rennbahn” adındaki araba yarışı pisti oyunu, pilli trenler büyülüyordu beni.
İlk aylardaki tek derdim, Almanca konuşamamaktı ki birkaç ay içinde bu sorun hallolmuştu. Her şey yolunda gidiyordu. Ancak, özellikle okul yaşamımın başlaması ile sosyal hayata daha fazla girdikçe bazı sorunlar baş göstermeye başladı.
Okula başladıktan birkaç ay sonra sınıf kapısının önünde ayakkabılarımızı çıkartıp sadece okulda kullandığımız bir başka ayakkabı ile derse girmeye başladığımızda ve bastıran soğukların etkisiyle ayaklarım üşüdüğünde çarptı yüzüme Alman disiplini önce. Okulda giyilen ayakkabılar evde unutulduğunda, sınıfa çorapla giriliyordu.
Zamanla, diğer sınıflardaki Alman çocukları bana sataşmaya ve beni zaman zaman tartaklamaya kadar varan kavgalara girişmeye başladılar.
Nedenini hiç anlamadım başta ama “Türken Raus” sloganının ne anlama geldiğini idrak ettiğimde fark etmeye başladım çevremdeki dünyanın bana nasıl baktığını.
Çocukluğun verdiği bir cesaret ve bana ters davranan birine aynı şekilde karşılık verme refleksiyle ben de kavgaya kavgayla karşılık verip içinde bulunduğum durumla sürekli tek başıma mücadele etmek zorunda kalıyordum. Diğer Türk çocukların hiçbiri yardımıma gelmiyordu.
Regensburg’un merkezindeki meydanda (Dom Platz) bir festival sırasında litrelerce bira içmiş Almanların meydana kurulmuş portatif tuvaletleri nasıl kullandıklarını ve sokakları adeta bir lağım çukuruna çevirdiklerini görmüş ve bu gördüklerimi bir Alman kıza anlatmıştım. Kız, bütün bu pisliklerden Türklerin sorumlu olduğunu söyleyip delirtmişti beni. Bu kızıl saçlı kızla müthiş bir kavga ettiğimi dün gibi hatırlıyorum.

Fotoğraf: Tunca Ailesi arşivi.
Çok soğuk ve karlı bir kış günü okulumun kadın öğretmenlerinden birinin beni okul bahçesine girip binanın kapısına kadar götürmeye çalışan babama Türklerin kullandıkları araçların daha fazla karbondioksit çıkardığını söyleyip okul bahçesine Volkswagen marka aracımızı sokmamak için direndiği de hala aklımda. Alman aileler araçlarını o kapının önüne kadar sokuyorlardı oysa.
Sokağa çıktığımızda, bebek arabasında dolaştırdığımız kardeşim Tuna'ya önce çok sempatik tavırlarla yaklaşan Almanların Türk olduğumuzu fark ettiklerinde pek çok kez kardeşime ve bize iğrenir gibi bakıp yanımızdan uzaklaştıkları da aklımda kalan günlük hayatın manzaralarından biri.
Hastalıklı bir toplumdu 1970’lerin Alman toplumu. O yıllarda, 2. Dünya Savaşı biteli yaklaşık 35 yıl olduğunu düşünürsek, demek ki savaşa katılmış olan nesil 55-60 yaşlarındaydı. Toplumun içinde azımsanmayacak bir nüfusa ve etki alanına sahipti. Onların yetiştirdikleri çocukları ve torunlarıydı ailemin sokakta ve benim okulda her gün bir arada olduğumuz Almanlar.
Bu hikayenin bir de diğer bir cephesi vardı. Regensburg’ta bir Siemens fabrikası bulunuyordu. Bu fabrikanın çalışanlarının önemli bir bölümünü Türk işçileri oluşturuyordu. “Heim” adı verilen 100 daireli büyük bir apartman bloğunda yaşıyorlar ve sadece kendi aralarında görüşüyorlardı. Alman toplumuna entegrasyonları neredeyse yok gibiydi. Bu binanın koridorları dairelerin kapılarına asılmış ipler ve iplerin üzerlerinden sarkan çamaşırlarla doluydu.
Adana, Urfa, Bitlis, Sivas gibi şehirlerin sokakları Regensburg’ta bir binanın içine taşınmıştı adeta. Bu binada yaşayan Türk işçileri sürekli gece vardiyalarında çalışıyorlardı. Gündüz saatlerini uyuyarak geçiriyorlardı. Diğer bir deyişle, pek gün yüzü gördüğü yoktu bu insanların. Hem içinden geldikleri kültür, hem de çalışma saatleri itibariyle Alman toplumuna entegre olma niyet ve imkanları yoktu.
1960’larda Almanya’ya gelip hiç Almanca konuşamayan ve okula giden çocuklarının yardımıyla alışverişlerini ancak yapabilen çok sayıda Türk vardı. İşçilerin çoğu Türkiye'nin doğu ve güneydoğu bölgelerinden Almanya’ya gitmişlerdi. Yerel kültürlerini hiçbir değişikliğe uğratmadan Alman toplumuna izole edilmiş bir sosyal yapı içinde transfer olmuşlardı.
Aynı toplumun içinde, bir tarafta 1940’ların Nazi subayları, çocukları ve torunları, diğer tarafta ise Adıyaman, Trabzon, Malatya, Antep’ten çıkıp İstanbul, Ankara ya da İzmir’i dahi hiç görmeden kendisini Avrupa’nın ortasında bulmuş insanlar bir arada yaşamaya çalışıyorlardı.
Altı yaşında bir çocuk olarak, toplumu sosyolojik açıdan analiz edebilmeme imkan yoktu. Ancak, Haziran 1979’da Türkiye’ye dönüşümüz yaklaştıkça ve dönüş heyecanının sabırsızlığı arttıkça “biz neden artık kendi ülkemizde yaşamıyoruz” diye sürekli hayıflandığımı hatırlıyorum. Gerçi, bu hayıflanmadan sonradan pişmanlık duyacağımı hiç de öngöremiyordum o günlerde. Fakat, o günlerin ruh hali böyleydi.
Almanya’nın hastalıklı ortamı zorluyordu artık beni. Yeni oyuncaklara da büyük ölçüde doymuştum artık ne de olsa. Türkiye’ye dönebilirdik. Fazlasıyla hazırdım buna.
Haziran 1979’da, Kapıkule’ye yaklaşırken uzaktan gördüğümüz Türk bayrağının dalgalanışı karşısında annem ve babamın ülke hasretiyle gözlerinden süzülen yaşlarla Türkiye’ye girdiğimizi çok net hatırlıyorum. Bende gözyaşı falan yoktu ama büyük bir hayal gerçeğe dönüşmüştü.
Regensburg’ta bir gazete (Mittelbayerische Zeitung), Almanya’da yaşayan Türk çocuklarıyla ilgili 30.06.1979 tarihinde yayınlanmak üzere bir araştırma yapmak üzere sınıfımıza gelmişti. Benimle uzun uzun konuşmuşlar, bol bol fotoğrafımı çekmişlerdi. Türkiye’yi özleyip özlemediğimi sorduklarında, o güne kadar yaşadığım tatsız olayların etkisiyle ve gazetede fotoğrafımın çıkacağının söylenmesi üzerine adeta tüm öfkemi kusmuştum gazetecilere.
Türkiye’ye dönmek istediğimi, Almanya’da yaşamak istemediğimi, anneannem, babaannem ve dedelerimin yanına gitmek istediğimi söylemiştim röportajda. Röportajı yapan kadının ben konuştukça sürekli güldüğünü unutmuyorum. Kadının benimle özellikle ilgilenmesinin önemli bir nedeni, “Almanya’dan bir gün gideceğim” diyen tek Türk öğrencisi olmamdı.

Fotoğraf: Tunca Ailesi arşivi.
Almanya’ya çalışmak ve para kazanmak için gitmiş ailelerin çocuklarıyla ilgili çok sayıda örnek vardı. Ama, Alexander von Humboldt bursu ile bir üniversitenin kampüsüne gitmiş bir ailenin çocuğu olan pek örnek yoktu. Bu nedenle, bir laboratuvar kobayına bakar gibi bakıp incelemeye ve anlamaya çalışıyorlardı söylediklerimi. Türkler ile aile olarak temasımız babamın görevi nedeniyle zayıf olduğu için benim Almanca bilgim diğer çocuklara göre daha ileri bir düzeydeydi.
Biz, üniversite kampüsünde yaşamaktaydık. Hayatımdaki ilk yabancı arkadaşım da Gana ve Polonya karışımı Johnny olmuştu. Çok şey öğrenmiştim bu arkadaşlıktan. Dedemin hediyesi olan ve 100 Alman Markı'na satın alınmış kontrpedal bisikletimle okul sonrasındaki saatlerde cirit atıyorduk ortalıkta. Bir bisikletle küçük bir çocuk bile rahat rahat gidebiliyordu etrafta.
Diğer Türklere göre çok daha avantajlı koşullarda yaşıyor olmamıza rağmen içinde bulunduğumuz genel toplumsal yapı yine de pek sevimli değildi. Her şeye rağmen keyifli bir iki yıl ve katkılarını daha sonra anlayacağım bir tecrübe, geniş bir bakış açısı sunmuştu Almanya’da yaşamak. Bu yargılara, yaşadıklarımı yıllar sonra değerlendirdiğimde varmıştım.
Evet, Türkiye’ye dönmüştük ama dönüş de koşulları bambaşka olan bir sancı idi. İstanbul’un Fatih semtinde, İskenderpaşa İlkokulu’nda başladığım 3. sınıfta kesir çizgilerini süs zannederek, tüm iyi niyetimle ve özenle renklendirmeme rağmen kimseye bir türlü yaranamıyor olmamın nedenini anlamam bir yılımı almıştı. Her gün ağlayarak gidiyordum okula. Neden dönmüştük Almanya’dan? Regensburg’ta düşündüklerimden ve hissettiklerimden çok pişmandım.
Almanya’da hayat kolay değildi ama Türkiye'de de hiç kolay olmamıştı. Kendi ülkemde de kendimi bir yabancı gibi hissedeceğimi hiç düşünmemiştim. Derslerim berbat gidiyordu. Adapte olamıyordum yeni düzene. Kendi ülkemde de bir yabancıydım. Bir tokat gibi vurmuştu kalbime bu his. Arada kalmak, hiçbir yere ait olamamak ve hiçbir yeri benimseyememek berbat bir duyguydu.
Frankfurter Allgemeine Zeitung’un kültür ve gezi sayfalarının editörlüğünü yapan Karen Krueger ile konuşuyorduk bir gün. Zaman zaman Almanya’da yaşayan Türkler ile ilgili kültür içerikli çalışmalar yaptığını söyledi. Bunun üzerine, kendi tecrübemi uzun uzun anlattım kendisine. Ayrıca, 1970’lerin dünyasında azınlığa ait bir kesimin içinde olduğum halde yasalarla korunan haklarımın olduğunu ve kendi ana dilimde eğitim yapabilme hakkına da sahip olduğumu anlattım. Ama, hem Alman, hem de Türk toplumunun günlük hayatta birbirlerine karşı olan yaklaşımlarının entegrasyonu imkansız hale getirmiş olduğunu da konuştuk. Üstelik, yine babamın işi nedeniyle Alman cumhurbaşkanlığı sarayına kadar girip cumhurbaşkanı Walter Scheel ile konuşma şansı olabilmiş bir Türk olarak büyük sıkıntı yaşamış olduğumu da dile getirdim.
Sonuçta, yasaların ilkellerin ilkellik yapmasını engellemek adına önlemler içerdiğini ama toplumların birbirlerine yaklaşımlarının ve tavırlarının toplumsal düzenin esas belirleyicisi olduğunu konuştuk.
Bu iki yıl bana aynı anda iki şeyi öğretti. Kültürel kimliğin sadece ait olmakla değil, dışlanmakla da şekillendiğini öğrendim. Kültürel zenginliğin Türkiye gibi dışa kapalı toplumlarda nasıl başa bela olduğunu da hayatım boyunca hissettim.
Almanya’ya gelen işçilerin önemli bir bölümü topluma uyum sağlayamadı. Uyum, sonraki nesillere kaldı. Onlardan uyum değil, emek istenmişti.
Ben ise, o yapının içinde ne tam ait, ne tam dışarıda bir yerde kaldım. Bakmayı, karşılaştırmayı, mesafeyi ve farklılığı öğrendim. Bugün dünyaya nasıl baktığımı belirleyen pek çok şeyin kökü, farkında olmadan o yıllarda atıldı.
Yıllar sonra, Max Frisch’in “Biz misafir işçi beklerken insanlar geldi” sözünü okuduğumda, yaşadığım her şeyin tek bir cümlede nasıl bu kadar sade anlatılabildiğini anladım.
Bu kişisel tecrübelerimin daha sonraki yıllarıma nasıl damga vurduğu başka bir yazıyı hak eder.