top of page

Giritli Müslümanlar ve Osmanlı'dan Ulus-Devlete Geçiş

Güncelleme tarihi: 1 saat önce

Bir insanı Türk ya da Yunan yapan nedir? Doğduğu toprak mı? Konuştuğu dil mi? İnandığı din mi? Vatandaşı olduğu devlet mi? Yoksa, kendisini ait hissettiği topluluk mu? Bu sorular, bugünün algı dünyasında pekçok insan için cevabı kolay sorular olarak görülebilir. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılında yaşayan çok sayıda insan için toprak, dil, din, vatandaşlık, topluluk gibi kategoriler bugünkü kadar belirgin değildi.


Giritli Müslümanların hikâyesi bu sorulara verilebilecek cevapların en çarpıcı örneklerindendir. Osmanlı döneminde, Girit'te yaşayan Müslümanların önemli bir bölümü Girit Yunancası konuşuyordu. Aileleri kuşaklar boyunca aynı adada yaşamıştı ve kendilerini öncelikle yaşadıkları coğrafyanın insanları olarak tanımlıyordu. 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesinde dinî aidiyetleri esas alınarak Türkiye'ye gönderildiler. Anadolu'da yaşayan ve Türkçe konuşan Karamanlı Ortodokslar da Yunanistan'a gönderildi.


Robert Pashley tarafından çizilmiş Girit haritası (1837) (Kaynak: https://www.cureus.com/articles/170336-the-plague-in-crete-during-the-19th-century#!/) 
Robert Pashley tarafından çizilmiş Girit haritası (1837) (Kaynak: https://www.cureus.com/articles/170336-the-plague-in-crete-during-the-19th-century#!/

Bugüne ait ulus, etnisite, kimlik, vatandaşlık ve din kavramlarının önemli bir bölümü, 17. ve 18. yüzyıllarda bugünkü anlamlarını taşımıyordu. Osmanlı dünyasında insanlar aynı anda bir köyün sakini, bir adanın yerlisi, belirli bir dinî cemaatin üyesi, padişahın tebaası, belirli bir dili konuşan bir topluluğun parçası ve farklı yerel aidiyetlerin taşıyıcısı olabiliyordu. Bu aidiyetler birbirini dışlamıyor, iç içe geçiyordu.


Girit örneğini anlamaya çalışırken bugünün ulusal kategorilerini kriter almak anakronizm riski yaratır. Girit'te dil, din, alfabe, kültür, hukuk, coğrafya ve siyasal bağlılık, bugünkü ulus-devletlerin ağırlıklı olarak algılandığı üzere, tek bir kimlikte birleşmiyordu. Tam tersine, çok yönlü kültürel bir yumak oluşturuyordu. Bu makalede kullanılacak kavramlar tarihsel hassasiyet gözetilerek seçilmiştir.


Bu makalede "Rum", Osmanlı millet sistemindeki Ortodoks cemaatini, "Yunan" ise modern Yunan ulusal kimliğini ifade etmektedir. İki kavram her tarihsel dönemde aynı anlamı taşımaz.


Girit'in birçok bölgesinde Müslümanlar ve Hıristiyanlar aynı köylerde yaşıyor, aynı pazarlarda alışveriş yapıyor, aynı zeytinliklerde ve bağlarda çalışıyor, aynı yerel lehçeyi konuşuyor ve aynı Akdeniz ikliminin şekillendirdiği gündelik hayatı paylaşıyorlardı. Dinî aidiyetler farklı olsa da, ortak coğrafya ve ortak yaşam pratikleri güçlü bir yerel kültür oluşturmuştu. Girit'te yaşanan dönüşüm, yıllar boyunca oluşmuş ortak bir toplumsal dünyanın çözülüşüdür.


Yıllar boyunca aynı adayı paylaşan insanlar hangi tarihsel süreçlerin sonunda birbirlerini farklı ulusların üyeleri olarak görmeye başlamıştır? Modern devletler dili, dini, vatandaşlığı ve aidiyeti bu kavramların aralarındaki ilişkileri de dikkate alarak nasıl yeniden tanımlamıştır?


Osmanlı Girit'i


1645 yılında başlayan Girit Savaşı, adanın büyük bölümünün kısa sürede Osmanlı kontrolüne girmesine rağmen, Venedik'in en güçlü kalesi olan Kandiye'nin (Hekaklion) uzun direnişi nedeniyle yaklaşık çeyrek yüzyıl sürmüştür. Kandiye, 1669 yılında teslim olmuştur. Osmanlı hâkimiyeti 1645'te başlamış, adanın fethi 1669'da tamamlanmıştır.


Osmanlı yönetimi, daha önce Balkanlar'da ve fetihten sonra İstanbul’da uyguladığı iskân siyasetinin bazı unsurlarını Girit'te de kullanmıştır. Askerler, yöneticiler, zanaatkârlar ve tüccarlar adaya yerleştirilmiştir. Ancak, Girit'te oluşan Müslüman nüfus yalnız bu iskân hareketleriyle açıklanamaz. Yerel Hıristiyan nüfus içinden İslamiyet'e geçen aileler de bu yeni toplumun oluşumunda belirleyici rol oynamıştır.


Adanın Müslüman toplumu, iki temel sürecin birlikte işlemesiyle ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Osmanlı yönetiminin yerleştirdiği yeni nüfus, diğer taraftan, yerel Hıristiyan nüfus içinden İslamiyet'e geçen aileler yeni bir toplumu şekillendirmiştir.


Din değiştirme motivasyonlarını tek bir nedenle açıklamak mümkün değildir. Vergi sistemi, hukuki statü, devlet hizmetinde yükselme imkânı, yerel güç dengeleri, ekonomik beklentiler, aile ilişkileri ve bireysel dinî tercihlerin farklı dönemlerde farklı ağırlıklar kazandığı görülmektedir. Bütün din değiştirme eğilimlerini ekonomik çıkarla açıklamak ne kadar indirgemeciyse, tamamını yalnız samimi dinî dönüşüm olarak görmek de aynı ölçüde indirgemeci bir yaklaşımdır.


Girit'teki bazı aileler ekonomik ve hukuki avantajlar nedeniyle İslamiyet'i tercih etmiş olabilirken, bazıları yerel yönetici sınıflarla bütünleşmek istemiş, bazıları ise karma evlilikler ve aile bağları aracılığıyla yeni bir dinî topluluğun parçası hâline gelmiştir. Samimi dinî dönüşümlerin yaşanmadığını varsaymak da tarihsel kanıtlarla bağdaşmaz. Mevcut araştırmalar, İslamiyet'e geçişin her aile ve her dönem için farklı dinamiklere sahip karmaşık bir toplumsal süreç olduğunu göstermektedir.


Ortaya çıkan toplum ne yalnız Anadolu'dan taşınmış bir Türk topluluğu ne de İslamlaşmış yerel halktan oluşuyordu. Osmanlı Girit'i, farklı kökenlerden gelen insanların zaman içinde ortak bir toplum oluşturduğu karmaşık bir Akdeniz dünyasıydı.


Giritli Müslümanların önemli bir bölümü gündelik hayatlarında Girit Yunancası konuşuyordu. Modern ulus-devlet mantığında dil ile ulusal aidiyet arasında güçlü bir ilişki kurulurken, erken modern Osmanlı dünyasında böyle bir zorunlu örtüşme yoktu. Giritli Müslümanların tarihini anlamak, Osmanlı toplumunun nasıl işlediğini anlamayı zaruri kılar.


Milliyetçilik, İmparatorluk ve Girit Krizi


Osmanlı Girit'inde yaklaşık iki buçuk asır boyunca birlikte yaşamış Müslüman ve Hıristiyan topluluklar 19. yüzyılın sonlarında birbirlerine karşı şiddete yönelmiştir. Girit'te yaşananlar, imparatorluk düzeninin çözülmesi, modern ulusal siyasetin yükselişi, Avrupa güçlerinin müdahaleleri ve yerel toplumsal dinamiklerin birbirini beslediği uzun bir tarihsel sürecin ürünüdür.


18. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa'da siyasal meşruiyet anlayışı köklü biçimde değişmeye başlamıştır. Fransız Devrimi, egemenliğin hanedandan millete geçtiği yeni bir siyasi anlayış geliştirmiştir. Ardından Napolyon Savaşları, askerî dengeler ile beraber siyasal fikirlerin yayılmasını hızlandırmıştır. Milliyetçilik, bu süreçte modern devletlerin, eğitim sistemlerinin, basının ve yeni kamusal alanın gelişmesiyle birlikte güç kazanmıştır.


Fransız Devrimi, modern milliyetçiliğin gelişiminde en önemli tarihsel dönüm noktalarından biri olmuştur. Egemenliğin hanedandan millete geçtiği yeni siyasal meşruiyet anlayışı, Avrupa'nın büyük bölümünde milliyetçi hareketlere güçlü bir düşünsel zemin sağlamıştır. Bununla birlikte, milliyetçiliği yalnızca Fransız Devrimi'nin doğrudan sonucu olarak görmek de doğru değildir. Milliyetçilik farklı coğrafyalarda farklı tarihsel koşullar altında şekillenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki milliyetçi hareketler de Avrupa'daki fikir akımlarından etkilenmekle birlikte, imparatorluğun çok dinli ve çok etnisiteli yapısı nedeniyle kendine özgü dinamikler geliştirmiştir.


Benedict Anderson'a göre uluslar, modern çağın belirli tarihsel koşulları içinde şekillenen "hayali cemaatlerdir". Ernest Gellner de milliyetçiliğin ulusları yarattığını, ulusların milliyetçilikten önce hazır ve değişmez varlıklar olarak bulunmadığını savunur. Eric Hobsbawm, modern ulusların önemli ölçüde tarihsel olarak inşa edilen gelenekler ve ortak anlatılar etrafında şekillendiğini ileri sürmüştür.


Osmanlı İmparatorluğu, özellikle 18. yüzyıldan itibaren askerî yenilgiler, mali krizler, merkezîleşme çabaları ve reform girişimleriyle karşı karşıya kalmıştır. Tanzimat ve Islahat, devletin idari kapasitesini güçlendirmeyi amaçlarken farklı toplulukların siyasal beklentilerini de dönüştürmüştür. Bu nedenle, 19. yüzyıl Osmanlı tarihi, yerel toplulukların yeni siyasal talepler geliştirdiği bir dönem olmuştur.


Girit de bu dönüşümün bir parçasıdır. 1821 Yunan İsyanı'nın ardından adada zaman zaman ayaklanmalar yaşanmıştır. Özellikle 1866–1869 Girit İsyanı, Avrupa kamuoyunun dikkatini adaya çevirmiş ve Girit meselesini uluslararası diplomasinin önemli başlıklarından biri hâline getirmiştir. Ancak, bu çatışmanın yalnız Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki dinî bir mücadele olduğu söylenemez. Sorunun merkezinde, egemenliğin kime ait olacağı, adanın nasıl yönetileceği ve Girit'in geleceğinin Osmanlı İmparatorluğu içinde mi, yoksa Yunanistan'ın bir parçası olarak mı şekilleneceği soruları bulunmaktaydı.


Enosis, diğer bir ifadeyle Girit'in Yunanistan ile birleşmesi fikri yukarıda özetlenen siyasi atmosfer altında destek bulmaya başlamıştır. Bununla birlikte, enosis düşüncesinin güç kazanması, adadaki bütün Hıristiyanların aynı siyasal görüşü benimsediği veya bütün Müslümanların buna aynı ölçüde karşı çıktığı anlamına gelmemektedir. Kimlikler ve siyasal tercihler, modern ulus-devletlerin daha sonra oluşturacağı kesin çizgilere o günlerde sahip değildi. Bu nedenle, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Girit toplumunu iki homojen ulusal blok olarak tasvir etmek anakronik bir yaklaşım olur.


Dönemin bir diğer belirleyici unsuru Avrupa devletlerinin artan müdahaleleriydi. Büyük Britanya, Fransa, Rusya, İtalya ve Avusturya-Macaristan, Girit meselesine Doğu Akdeniz'deki güç dengesi, deniz yollarının güvenliği ve Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceği açısından bakıyordu. Girit Sorunu, hiçbir zaman yalnız Osmanlı ile Yunanistan arasında yaşanan ikili bir mesele olmamıştır. Girit, Avrupa güç siyasetinin önemli bir parçasıdır.


Bu süreçte şiddetin yaygınlaşmasının temel nedenlerinden biri, siyaset biliminde "güvenlik ikilemi" olarak tanımlanan kavram ile açıklanabilir. Devlet otoritesi zayıfladığında topluluklar kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla silahlanır veya yerel savunma örgütleri oluştururlar. Ancak, bir topluluğun güvenlik amacıyla attığı adımlar diğer topluluk tarafından saldırı hazırlığı olarak algılanabilir. Böylece, karşılıklı güvensizlik, tarafların başlangıçta istemedikleri ölçekte bir şiddet sarmalını besleyebilir. Girit'te de 1890'lara gelindiğinde benzer bir süreç yaşanmıştır.


1896'da patlak veren büyük krizle birlikte Osmanlı'nın ortak dünyasını ayakta tutan siyasal ve toplumsal dengeler çözülürken Müslümanlar ile Hıristiyanlar giderek birbirlerini farklı siyasal toplulukların üyeleri olarak görmeye başlamışlardır. Ortak köyler, pazarlar ve gündelik hayat devam ediyor olsa da, geleceğe ilişkin beklentiler ortak olmaktan çıkmıştır.


Giritli Müslümanların kitlesel göçüne yol açacak tarihsel kırılma, bu uzun dönüşümün sonunda, 1896–1898 Girit Krizi sırasında yaşanacaktır.


Ortak Dünyanın Çöküşü: 1896–1898


1896 yılına gelindiğinde Girit'teki kriz yalnız Osmanlı yönetimi ile isyancılar arasındaki bir mücadele olmaktan çıkmıştı. Yaklaşık yetmiş yıl aralıklarla devam eden ayaklanmalar, reform girişimleri ve uluslararası müdahaleler, adadaki siyasal dengeyi kırılganlaştırmıştı. 1878 tarihli Halepa Sözleşmesi ile Girit'e tanınan geniş idari ayrıcalıklar, adadaki gerilimleri ortadan kaldıramamıştı. Aksine, farklı toplulukların geleceğe ilişkin beklentilerini daha da belirginleştirmişti.


1895'te yeniden başlayan ayaklanmalar kısa sürede genişledi ve 1896 boyunca yayıldı. Bu aşamadan sonra yaşanan şiddet, yalnızca Osmanlı ordusu ile isyancılar arasındaki askerî çatışmalar değildir. Müslüman ve Hıristiyan siviller de doğrudan çatışmaların tarafı olmuşlardır. Köyler yakılmış, yerleşimler boşaltılmış ve her iki cemaat de karşı tarafın kontrolündeki bölgelerden kaçmaya başlamıştır.


Sonraki yıllarda Anadolu'ya veya Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine gidecek binlerce Giritli Müslüman, önce kendi adalarının içinde yerlerinden edilmiştir. Kırsal kesimde yaşayan çok sayıda Müslüman aile güvenlik gerekçesiyle Hanya, Resmo ve özellikle Kandiye gibi kıyı kentlerine sığınmıştır. Müslümanların yoğun olduğu bazı bölgelerde yaşayan Hıristiyan nüfus da kendi cemaatinin hâkim olduğu alanlara çekilmeye başlamıştır. Böylece, yıllarca iç içe yaşayan yerleşim düzeni fiilen çözülmeye başlamıştır.


Kriz, kısa süre içinde uluslararası bir boyut kazanmıştır. Şubat 1897'de Yunanistan, Girit'e asker göndererek adadaki gelişmelere doğrudan müdahil olmuştur. Bu adım, Osmanlı ile Yunanistan arasında önemli sonuçlar doğuran 1897 Osmanlı–Yunan Savaşı'na yol açmıştır. Osmanlı ordusu Teselya cephesinde askerî üstünlük sağlamasına rağmen, savaşın diplomatik sonucu Osmanlı'nın beklediği gibi olmamıştır. Avrupa devletleri çatışmanın genişlemesini engellemek amacıyla doğrudan devreye girmişlerdir.


Osmanlı, savaş meydanında Yunanistan karşısında üstünlük sağlamasına rağmen birkaç yıl içinde Girit üzerindeki fiilî egemenliğini kaybetmiştir. Bu paradoksun nedeni, savaşın sonucunu yalnız Osmanlı ile Yunanistan'ın belirlememiş olmasıdır. Büyük Britanya, Fransa, Rusya ve İtalya başta olmak üzere Avrupa devletleri, Girit'in geleceğini Doğu Akdeniz'deki güç dengelerinin bir parçası olarak değerlendiriyordu. Adanın statüsü uluslararası diplomasi tarafından şekillendirildi.


6 Eylül 1898'de, Kandiye'de Müslüman kalabalıkların Hıristiyan sivillere ve İngiliz askerlerine yönelik saldırıları, Avrupa devletleri açısından bir dönüm noktası olmuştur. Olaylarda çok sayıda Hıristiyan sivil ile on yedi İngiliz askerinin ve İngiltere'nin Kandiye Konsolosu Lysimachos Kalokairinos'un da öldürüldüğü kabul edilmektedir. Olayın ayrıntıları ve ölü sayıları konusunda kaynaklar arasında farklılıklar bulunmakla birlikte, tarihçiler bu saldırının Avrupa müdahalesini geri döndürülemez biçimde hızlandırdığı konusunda büyük ölçüde görüş birliği içindedir.


Kandiye olaylarının ardından Osmanlı askerlerinin adadan çekilmesi kararlaştırılmıştır. Kasım 1898'de, son Osmanlı birliklerinin ayrılmasıyla birlikte yaklaşık iki buçuk asırlık Osmanlı yönetimi fiilen sona ermiştir. Ancak, 1898'de Girit doğrudan Yunanistan'a bağlanmamıştır. Ada, büyük güçlerin gözetiminde kurulan özerk Girit Devleti hâline getirilmiş ve Yunan Kralı I. Georgios'un oğlu Prens Georgios yüksek komiser olarak görevlendirilmiştir. Hukuken Osmanlı egemenliği tamamen sona ermemiş olsa da fiilî yönetim artık İstanbul'un denetiminde değildir.


Yeni siyasal düzen, Giritli Müslümanlar açısından yalnız yönetimin değişmesi anlamına gelmemiştir. Geleceğe ilişkin güven duygusu büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. 1898 ve özellikle 1899 boyunca binlerce Müslüman aile adayı terk ederek İzmir başta olmak üzere Anadolu'nun batı kıyılarına, Akdeniz limanlarına ve Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı bölgelerine göç etmiştir. Göç, Osmanlı'nın muhacirleri yeni yerleşim alanlarına dağıttığı kapsamlı bir iskân sürecidir. 


1898–1899 göçlerini 1923 Türk–Yunan nüfus mübadelesiyle karıştırmamak gerekir. 1898'de Girit'ten ayrılan Müslümanlar, uluslararası bir nüfus değişiminin değil, hâlen varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu'nun muhacirleri idi. Onların göçü, savaş, şiddet, siyasal belirsizlik ve devlet eliyle yürütülen iskân politikalarının birlikte şekillendirdiği bir süreçti. 1923'te yaşanacak zorunlu mübadele ise farklı bir hukukî ve siyasal mekanizmanın ürünü olacaktı.


Ulus-Devlet Kimliği Yeniden Tanımlarken: 1913–1923


1898'de, Osmanlı askerlerinin adadan çekilmesi Girit'teki Osmanlı hâkimiyetinin fiilen sona erdiği anlamına geliyordu. Ancak, adanın hukuki statüsü henüz kesinleşmemişti. Büyük güçlerin himayesinde kurulan özerk Girit Devleti, Osmanlı egemenliğinin hukuken tamamen ortadan kalkmadığı ara bir siyasal düzendi. Bu geçiş dönemi, Giritli Müslümanların tarihini anlamak açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu dönemde yaşanan gelişmeler, 1923'teki zorunlu mübadelenin tarihsel zeminini hazırlamıştır.


1908 yılında Girit Meclisi, adanın Yunanistan ile birleştiğini tek taraflı olarak ilan etmiştir. Ancak, bu karar uluslararası toplum tarafından hemen tanınmamıştır. Girit'in Yunanistan'a katılması ancak Balkan Savaşları sonrasında, 1913 tarihli Londra ve Atina antlaşmalarıyla uluslararası hukuk bakımından kesinlik kazanmıştır.


Bu kronoloji önemlidir. Zira, 1898 ile 1913 arasında Giritli Müslümanların önemli bir bölümü adadan ayrılmış olsa da, adada yaşamaya devam eden Müslüman topluluk tamamen ortadan kalkmamıştır. Vakıfları, camileri, mülkleri ve cemaat kurumlarıyla varlığını sürdürmüştür. Nitekim, vakıf kayıtları ve hukuki belgeler, Girit Müslüman toplumunun 1923'e kadar kurumsal varlığını koruduğunu göstermektedir.


1913'ten sonra ise, aynı insanlar artık Osmanlı tebaası değil, Yunanistan vatandaşlarıdır. Bu insanların dili değişmemiştir, doğdukları yer değişmemiştir. Aileleri aynı köyde yaşamaya devam etmiştir ve dinî aidiyetleri de aynıdır. Değişen, yaşadıkları devlet ve buna bağlı hukuki statüdür.


Bu durum, modern ulusal kimliklerin tarihsel olarak nasıl kurulduğunu göstermesi bakımından son derece önemli bir örnektir. Frederick Cooper'ın vurguladığı üzere, bugünün kimlik kategorilerini geçmişe uygulamak yerine, insanların kendilerini yaşadıkları dönemde hangi aidiyetler üzerinden tanımladıklarını anlamaya çalışmak gerekir. Girit örneğinde de siyasal egemenlik değiştikçe insanların hukuki ve ulusal statüleri yeniden tanımlanmıştır.


Yeniden tanımlamanın en önemli aşaması Lozan'dır. 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan Türk ve Rum Nüfuslarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol, nüfus değişimini "Türkler" ile "Yunanlar" arasında değil, Türkiye'de yerleşik Rum Ortodokslar ile Yunanistan'da yerleşik Müslümanlar arasında tanımlamıştır.


Mübadelede belirleyici ölçüt, bugünkü anlamda etnik köken değildir. Dil de değildir. Temel belirleyici unsur dinî aidiyettir. Bunun temel nedenlerinden biri, Osmanlı toplumunun yüzyıllar boyunca büyük ölçüde din esasına göre örgütlenmiş olmasıdır. Devletin nüfus kayıtları, hukuk sistemi ve millet teşkilatı dinî aidiyeti esas alıyordu. Dil ve etnik köken birçok bölgede iç içe geçmiş ve ayırt edilmesi güç kategorilerdi. Buna karşılık din, hem Osmanlı bürokrasisi hem de uluslararası müzakereciler açısından uygulanabilir bir hukukî ölçüt olarak görülmüştür. Bu tercih, bireylerin kültürel kimliklerini yansıtmaktan çok, dönemin idari gerçekliğinin bir sonucudur.


Aidiyet, vatandaşlık ve yerleşiklik şartlarıyla birlikte uygulanıyordu. İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanlarının mübadele dışında bırakılması da bunu göstermektedir. Bu nedenle, Giritli Müslümanların önemli bir bölümünün Yunanca konuşuyor olması mübadele açısından herhangi bir istisna oluşturmadı. Aynı hukukî mekanizma Anadolu'da yaşayan Karamanlı Ortodoksları da Yunanistan'a gönderdi ve ortaya tarihsel bakımdan dikkat çekici bir tablo çıktı.


Giritli Müslüman, Girit'te doğmuştu, Girit Yunancası konuşuyordu, Müslümandı, 1913'ten sonra Yunanistan vatandaşıydı ve Türkiye'ye gönderildi.


Karamanlı Ortodoks, Anadolu'da doğmuştu, Türkçe konuşuyordu, Ortodokstu, Türkiye vatandaşıydı, Yunanistan'a gönderildi.


Renée Hirschon'a göre, mübadele modern Türkiye ve Yunanistan'ın demografik yapısını dönüştürmekle kalmamış, insanların kendilerini tanımlama biçimlerini de yeniden şekillendirmiştir.


Lozan Antlaşması'nın 3. maddesi, yalnız 1923 yılında hâlen yerinde bulunan nüfusu değil, 18 Ekim 1912 tarihinden sonra ilgili bölgelerden ayrılmış kişileri de belirli koşullar altında mübadele kapsamına alıyordu.


18 Ekim 1912, Balkan Savaşlarının başlamasının hemen sonrasına karşılık gelir ve savaşların yol açtığı büyük nüfus hareketlerini hukuki olarak aynı çerçeve içine almak amacıyla belirlenmiştir. Böylece mübadele yalnız gelecekte gerçekleştirilecek bir nüfus değişimi değil, Balkan Savaşları sırasında yerlerinden edilmiş nüfusları da kapsayan geniş bir yeniden düzenleme mekanizmasına dönüştürülmüştür.


1898'de, Girit'ten ayrılan Müslümanlar, çökmekte olan bir imparatorluğun muhacirleriydi. 1923'te ayrılanlar ise, iki ulus-devlet arasında uluslararası hukuk tarafından zorunlu yer değiştirmeye tabi tutulan mübadillerdi. İki süreç birbirine bağlıdır; ancak aynı değildir.


Giritli Müslümanların tarihi, imparatorluk dünyasından ulus-devlet düzenine geçişin insan hayatı üzerindeki etkilerini gösteren önemli örneklerden biri olarak değerlendirilmelidir.


Ortak Dünyadan Ortak Hafızaya


1923 nüfus mübadelesiyle Giritli Müslümanların ada tarihindeki kurumsal varlığı büyük ölçüde sona erdi. Ancak bu, Giritli kimliğinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.


Türkiye'ye yerleşen ilk kuşaklar, yeni çevrelerinde yalnız ekonomik güçlüklerle değil, kültürel uyum sorunlarıyla da karşılaştılar. Aynı dini paylaştıkları insanlarla farklı bir dilde iletişim kurmaya çalışıyorlardı. Girit Yunancası konuşan birçok aile, çocuklarını Türkçe eğitim veren okullara gönderdi. Birkaç kuşak içinde gündelik dil büyük ölçüde Türkçe’ye dönüştü. Buna karşılık mutfak, müzik, aile hafızası, gelenekler ve "Giritlilik" bilinci yaşamaya devam etti.


Bugün Bodrum'dan Ayvalık'a, İzmir'den Antalya'ya kadar geniş bir coğrafyada kendisini "Giritli" olarak tanımlayan ailelerle karşılaşmak mümkündür. İlginç olan, bu kimliğin artık ne yalnız dile ne de vatandaşlığa dayanmasıdır. Çoğu aile Girit Yunancasını artık konuşmamaktadır. Buna rağmen Girit, aile hafızasında, mutfakta, müzikte ve anlatılarda yaşamaya devam etmektedir.


Bir insanı Türk ya da Yunan yapan nedir? Giritli Müslümanların tarihi, bu soruya tek bir cevap verilemeyeceğini göstermektedir. İnsanın doğduğu yer tek başına yeterli değildir. Konuştuğu dil de değildir. İnandığı din de değildir. Vatandaşı olduğu devlet de değildir. Bunların her biri farklı dönemlerde farklı ağırlık kazanmıştır. Bazen birbirleriyle örtüşmüş, bazen ayrışmıştır.


17. ve 18. yüzyıl Osmanlı dünyasında dil, din, yerel aidiyet, hukuki statü ve siyasal bağlılık birbirine dolanmış çok katmanlı ilişkiler oluşturuyordu. Modern ulus-devlet bu karmaşık yapıyı sadeleştirmeye çalıştı. İnsanları daha belirgin ulusal kategoriler içine yerleştirdi. Eğitim, hukuk, vatandaşlık ve nüfus politikaları aracılığıyla yeni bir siyasal düzen kurdu. Giritli Müslümanların ve Karamanlı Ortodoksların yaşadıkları deneyim, bu dönüşümün iki örneğini oluşturmaktadır.


Girit örneği yalnız Doğu Akdeniz tarihine ait yerel bir olay değildir. İmparatorluklardan ulus-devletlere geçiş sürecinde kimliklerin nasıl yeniden tanımlandığını gösteren evrensel nitelikli bir tarih örneğidir. Benzer dönüşümler aynı dönemde Balkanlar'ın farklı bölgelerinde, Kafkasya'da ve Anadolu'nun birçok yerinde de yaşanmıştır. Çok dinli ve çok etnisiteli imparatorlukların yerini ulus-devletler aldıkça, yüzyıllar boyunca birlikte yaşamış topluluklar yeni siyasal sınırlar ve yeni ulusal kimlikler içinde yeniden tanımlanmıştır. Bu bakımdan Girit, istisnai değil, daha geniş bir tarihsel dönüşümün iyi belgelenmiş örneklerinden biridir.


Bugün Girit'i yalnız Yunanistan'ın ya da Osmanlı tarihinin bir parçası olarak okumak eksik bir yaklaşımdır. Giritli Müslümanları yalnız "Türk", Giritli Hıristiyanları ise yalnız "Yunan" olarak tanımlamak da geçmişin karmaşık toplumsal gerçekliğini bugünün ulusal kategorilerine indirgemek anlamına gelir.


Tarih, sade bir manzara sunmaz. Bugün, doğal ve değişmez görünen kimlikler, diller ve ulusal aidiyetler uzun tarihsel süreçlerin ürünüdür. Giritli Müslümanların hikâyesi, ortak yaşamın hem mümkün hem de kırılgan olabileceğini, ulus-devletlerin yalnız yeni sınırlar çizmediğini, insanların kendilerini ve birbirlerini tanımlama biçimlerini de kökten değiştirdiğini göstermektedir. Girit'in bıraktığı en önemli miras, kimliklerin tarih içinde şekillendiğini hatırlatmasıdır. Geçmişi anlamanın ilk şartı, onu bugünün kavramlarına mahkûm etmeden, kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirebilmektir.


Yorumlar


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page