Goethe, Hukuk ve Aydınlanmış Yönetişimin Sınırları
- Arda Tunca
- 30 Ara 2025
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 Şub
Johann Wolfgang von Goethe, Alman hümanizmiyle özdeşleşmiştir. 18. yüzyılın sonlarında Goethe yalnızca bir yazar değildi. Saxe-Weimar-Eisenach Dükalığı’nda bir devlet görevlisiydi. Hukuk eğitimi almıştı, kurumsal yetkilere sahipti ve idari sorumluluk taşıyordu. Bu idari düzen içinde onaylanan bir idam davası, daha sonra Viktor Glass’ın belgesel romanı Goethes Hinrichtung’a temel teşkil edecekti.
Roman, yapısal bir çelişkiyi açığa çıkarmaktadır: Aydınlanma hümanizminin, mantığı derin biçimde demode kalan bir ceza sistemiyle yan yana var olması. Goethe, romanda bir kötü karakter olarak değil, reformun kurumsal mirasla karşı karşıya kaldığı noktada aydınlanmış yönetişimin sınırlarını ortaya koyan bir vaka olarak karşımızda durmaktadır.
Romanın sorguladığı konu etik ve yapısaldır. Bir hümanist, insanlık dışı bir hukuk sistemini işleterek onun sonuçlarına ortak olmadan var olabilir mi?
1780’lerin başlarında gelindiğinde Goethe, Weimar yönetiminin en etkili figürlerinden biri idi. Leipzig’te (1765–1768) ve Strasbourg’da (1770–1771) hukuk eğitimi almıştı ve formel bir hukuk formasyonuna sahipti. Bu eğitim, kendisine Roma hukuku gelenekleri, bölgesel ceza hukuku ve idari içtihat konusunda işlevsel bir hâkimiyet kazandırmıştı. Goethe’nin hukuki yetkinliği, siyasal rolünün ayrılmaz bir parçasıydı.
Goethe, bir Gizli Konsey Üyesi (Geheimer Rat) olarak dükalığın en üst yönetim organında yer alıyordu. Maden işletmelerini, altyapı projelerini ve askerî yönetimin bazı yönlerini denetliyordu. Daha da önemlisi, idam cezaları da dâhil olmak üzere yargısal sonuçların gözden geçirilip onaylandığı karar zincirinin bir parçasıydı. Duruşmaları yürütmüyor, hüküm vermiyordu. Ancak, hukukun, egemenin onayına doğru yukarıya doğru aktığı mutlakiyetçi bir sistemde idari onay belirleyici bir unsurdu.
Goethe’nin sürece katılımı sembolik değildi. Yetkisi idariydi, usule ilişkindi ve gerçekti. Hukuku, sonuçlarını fark edecek kadar iyi biliyordu ve verdiği onay, yargı sürecinin geri döndürülemez bir cezaya dönüşmesinin bir parçasıydı.
Ortaçağdan Kalan Hukuki Düzen
Goethe’nin konumunu anlamak için, içinde faaliyet gösterdiği hukuki dünyayı anlamak gerekir. 18. yüzyılın sonlarında Saxe-Weimar-Eisenach, Kutsal Roma İmparatorluğu içinde yer alan küçük, tarımsal, kaynakları sınırlı bir dükalıktı. Hukuk sistemi yeni inşa edilmiş değildi. Miras alınmıştı.
Alman topraklarındaki ceza hukuku, kökleri Karolenj dönemine kadar uzanan bir geleneğe dayanıyordu. Şarlman (747–814) döneminde hukuk, Cermen örfleri, Hıristiyan ahlak teolojisi ve cezanın kozmik ve toplumsal düzenin teyidi olduğu fikriyle şekillenmişti. Suç, yalnızca kuralların ihlali değildi. Örnek teşkil edecek biçimde düzeltilmesi gereken ahlaki bir kopuştu.
Bu varsayımlar Ortaçağ örf hukukunda mevcuttu ve 1532 tarihli Constitutio Criminalis Carolina ile sistematik hâle getirildi. Carolina, sert cezaları icat etmedi. Onları kodladı. İdam cezası, yargısal işkence ve ibretlik şiddet, sapmalar olarak değil, rasyonel yönetişim araçları olarak hukuk düzenine yerleştirildi.
Goethe’nin yaşadığı dönemde işkence giderek daha fazla eleştiriliyor ve bazı bölgelerde sınırlandırılıyordu. Ancak, birçok bölgede hâlâ hukuken meşruydu. İdam cezası, özellikle cinsel ahlak, evlilik dışı doğum ve çocuk öldürme davalarında yaygın biçimde uygulanıyordu. Reformcu fikirler dolaşıma girmişti. Ancak, hukuki ve kurumsal yapı büyük ölçüde yerli yerinde duruyordu.
Schöffenstuhl ve Hukuki Ortodoksi
Hukuki ve kurumsal sürekliliğin merkezî kurumsal dayanaklarından biri Schöffenstuhl sistemiydi. Jena’daki Schöffenstuhl mahkemeleri, duruşma yapan yargı mercileri olmaktan ziyade, ağır ceza davalarında hukuki değerlendirme ve onay işlevi gören kurullardı. İşlevleri yorumlayıcı ve onaylayıcıydı. Yetkili hukuki görüşler üretir, idam davalarını inceler ve yerleşik içtihatla uyumu garanti altına alırlardı.
Schöffenstuhl, hukuki hafızanın muhafızlarıydı. Carolina temelli doktrinle yetişmiş, emsale yönelmiş ve takdire dayalı kopuşlara karşı mesafeli bu kurumlar, reformcu eğilimlere karşı tampon işlevi görüyordu. Bir Schöffenstuhl, bir cezanın hukuka uygunluğunu onayladıktan sonra, geri dönüş siyasi ve kurumsal açıdan bedeli ağır bir durum ortaya koyuyordu. Hükümdarlar ve yöneticiler, kararlarını keyfilik suçlamalarından korumak için bu mahkemelere dayanıyordu.
Pratikte Schöffenstuhl sistemi sorumluluğu dağıtıyordu. İnfazlar, bir tercih olarak değil, hukukun sonucu olarak gerekçelendirilebiliyordu. Usul, muhakemenin yerini alıyordu. Hukukilik, etiğin yerine geçiyordu.
Goethe, bu sistemin aşağı doğru akışında yer alıyordu. Onu icat etmedi. Ancak otoritesini kabul etti.
Aydınlanma Reformu ve Sınırları
Goethe’nin hükümdarı ve yakın çalışma arkadaşı olan Dük Carl August, aydınlanmış bir yönetici olarak tanımlanır. Bu tanım temelsiz değildir. Carl August, dönemin reform tartışmalarının farkındaydı. Zulümden rahatsızlık duyduğunu ifade ediyordu ve ceza hukukunu insanileştirme fikrine gayet yakındı. Aydınlanmacı ceza teorisyenlerinin, özellikle Cesare Marchese de Beccaria’nın etkisi Alman saraylarına ulaşmıştı.
Beccaria’nın Suçlar ve Cezalar Üzerine (1764) adlı eseri kavramsal bir kopuşu temsil ediyordu. İşkence irrasyoneldi. İdam cezası gereksiz ve etkisizdi. Cezanın kesinliği, şiddetinden daha önemliydi. Devletin yaşamı sona erdirme konusunda ahlaki bir hakkı yoktu. Suç, metafizik bir günah değil, toplumsal bir olguydu.
Bu fikirler yaygın biçimde okundu ve takdir edildi. Ancak takdir, ilga (hukuken yürürlükten kaldırılması) anlamına gelmedi.
Beccaria’ya karşı, Justus Friedrich Rude gibi ortodoks hukukçular yer almaktaydı. Onlar, idam cezasını caydırıcı olma vasfıyla savunmaktaydılar. Onlar için korku, hukukun bir yan etkisi değil, temeliydi. Ahlaki suçlar ibretlik yaptırımlar gerektirirdi. Merhamet, düzensizlik riskini beraberinde getirirdi.
Carl August’un reform isteği yapısal kısıtlarla karşı karşıya kaldı. Devleti mali açıdan zayıftı, idari kapasitesi sınırlıydı ve siyasi olarak güvensizdi. Devlet, refah, kolluk ve kurumsal kapasite eksikliğini ceza hukukundaki sertlik aracılığıyla dengelemeye çalışıyordu. Reform, yasaların yeniden yazılmasını, hukukçuların yeniden eğitilmesini ve davalar arasında tutarsızlık riskini göze almayı gerektirirdi. Vaka bazında merhamet mümkündü. Yapısal dönüşüm ise mümkün değildi.
Sonuç itibarıyla, geç Aydınlanma yönetişimine özgü bir durum ortaya çıktı: reform niyeti vardı, fakat reform kapasitesi yoktu.
Goethe’nin Tutarsızlığı
Bu ortam içinde Goethe’nin konumu etik açıdan son derece zorlayıcıdır. Dünya görüşü Aydınlanma hümanizmi, klasik denge anlayışı ve ahlaki gelişim inancıyla şekillenmişti. Aşırılığa ve zulme mesafeliydi. Uyum, denge ve içsel terbiyeyi değerli buluyordu. Ancak geri döndürülemez sonuçlar üreten arkaik bir ceza sistemi içinde hukuki sürekliliği tercih etti.
Goethe, takdir yetkisini kullandı, ancak eşitsiz biçimde. Merhametin kurumsal meydan okuma gerektirdiği yerde hukuku katı biçimde okudu. Etik muhakemenin direnç talep ettiği yerde emsale yaslandı. Hukukun ahlaki sonuçlarını bildiği hâlde, onu tarafsız kabul etti.
Tutarsızlık Goethe’nin sözleriyle eylemleri arasında değil, aynı anda içinde yaşadığı iki normatif düzen arasındadır. Kültürel bir figür olarak modern ahlaki duyarlılıkları benimsiyordu. Bir yönetici olarak ise, arkaik bir hukuki rasyonalite içinde işliyordu. İlki, ikincisine karşı bir direnişe dönüşmedi.
Bu, bir ikiyüzlülük değildir. Kurumsal geleneklerin katılığı ve kendini yenileyemeyen yapısının ürettiği bölünmüş bir rasyonelliktir.
Hukuk, Sınıf ve Ahlaki Asimetri
Etik gerilim, Goethe’nin özel hayatı dikkate alındığında daha da keskinleşir. Goethe hukuk eğitimi almıştı, hukukun mantığını biliyordu ve ahlaki normların seçici biçimde uygulanmasına şahsen aşinaydı.
Alt sınıftan bir kadın olan Christiane Vulpius (1765–1816) ile uzun süreli ilişkisi, dönemin hâkim ahlaki beklentilerini ihlal ediyordu. Evlilikten önce yıllarca açıkça birlikte yaşadılar. Evlilik dışı çocuklar dünyaya geldi. Weimar toplumunda bu skandaldı, ancak tolere ediliyordu. Goethe’nin statüsü ve iktidara yakınlığı O’nu hukuki sonuçlardan korudu.
Daha önce, aristokrat sınıftan evli bir kadın olan Charlotte von Stein (1742–1827) ile yaşadığı duygusal açıdan yoğun ilişki toplumsal olarak sınırlı ve sınıfsal olarak korunaklıydı. Mahremiyet, mektuplaşma mesafesi ve statü eşitliği bu ilişkiyi kabul edilebilir kılıyordu. Hukuki bir müdahale söz konusu olmadı.
Hizmetçi kadınlar için durum radikal biçimde farklıydı. Cinsellik doğrudan ekonomikti. Hamilelik, işten atılma, evsizlik ve toplumsal yok oluş anlamına geliyordu. Gizlilik yapısal olarak imkânsızdı. Çocuk öldürme yasaları, neredeyse yalnızca alt sınıf kadınlara karşı uygulanan cinsel disiplin araçları olarak işliyordu. Elitlerin evlilik dışı ilişkilerine müsamaha gösteren aynı toplum, halkın cinselliğini ölümle cezalandırıyordu. Goethe, bu asimetrik değerler içinde yaşıyordu.
İnfazın Kurumsal Sonuç Olarak Ortaya Çıkışı
Goethes Hinrichtung’un merkezindeki çocuk öldürme davası yargısal bir hatadan ya da aksilikten kaynaklanmadı. Dönemin doğal ve normal prosedürünün sonucuydu. Mahkeme kayıtları izlendi. Schöffenstuhl görüşlerine başvuruldu. İdari onay verildi. Hukuk tasarlandığı gibi işledi.
Romanın etik gücü tam olarak bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Okurun infazı bir sapma ya da yanlış anlama olarak görmesine izin vermemektedir. Hukukun, niyet açısından sapma, aşırılık ya da zulüm olmaksızın adaletsizlik ürettiğini gösterir. Şiddet, kişisel niyetten değil, kurumsallaşmış rutin uygulamaların bir parçasıydı. Roman, bu mesajı sarih bir şekilde vermektedir. Dolayısıyla, Goethe’nin rolü yapısaldır. Hukuku icat etmedi. İnfazı arzulamadı. Ancak, makinenin seyrini tamamlamasına izin verdi.
Aydınlanmış Mutlakiyetçilik ve Çelişkisi
Bu vaka, aydınlanmış mutlakiyetçiliğin içsel çelişkisini de açığa çıkarır. Kültürel modernlik, kurumsal reformdan daha hızlı ilerlemiştir. Hümanist söylem tepede gelişirken, arkaik disiplin tabanda varlığını sürdürmüştür.
Kurumsal cesaretten yoksun bir hümanizm etik açıdan yetersiz kalmıştır. Hukuki düzen, ahlaki sorumluluğa karşı bir kalkan hâline gelmiştir. Usul, muhakemenin yerini almış, istikrar adaletin önüne geçmiştir.
Bu bir kötülük hikâyesi değildir. Bu, kurumsal sınırların hikâyesidir.
Neden Hâlâ Önemli?
Goethe’nin yaşadıklarının önemi tarihsel bir skandaldan kaynaklanmaz. Yapısal özelliğinden kaynaklanır. İktidar yapılarının içine gömülü entelektüeller bugün de benzer ikilemlerle karşı karşıyadır. İdari etik, çoğu zaman zarar üreten sistemlerle tutarlılık talep eder. Hukukilik ahlaki bir aklanma olarak ileri sürülür. Sorumluluk hâlâ usul içinde dağıtılır.
Goethes Hinrichtung, roman formu aracılığıyla Goethe’nin karşı karşıya kaldığı etik zorluğu anlatmaktadır. Ahlaki kavrayış, kurumlar tasarlanmamış, miras alınmışsa, kendiliğinden ahlaki eyleme dönüşmez. Kültürle sınırlı ve yönetişimden kopuk bir hümanizm, eleştirdiği adaletsizliklere ortak olma riski taşır.
Goethe’nin trajedisi sorunu görememiş olması değildir. Sürekliliği, kopuşa tercih etmiş olmasıdır.
Bu olayın önemini kalıcı kılan, yaşandığı döneme özgü olması değil, ortaya koyduğu yapıdır. Modern yönetişim, ahlaki zararı fark eden fakat kurumsal kurallar ve yetkiler nedeniyle ilerlemeyi durdurmayan yöneticilere dayanır.
Ekonomik düzenlemeden kamu yönetimine kadar uzanan geniş bir alanda, kararların sorumluluğu sistemlere yüklenir. Etik bir sorun hissedilir, fakat “kurallar böyle”, “başka seçenek yok” ya da “takdir yetkisi yok” denilerek etkisizleştirilir.
Goethe’nin durumunda olduğu gibi, sorun körlük ya da kötü niyet değil, düzenli işleyen prosedürler yoluyla zararın normalleştirilmesidir. Süreklilik, kopuşun sorumsuzluk olarak damgalanması sayesinde korunur. Bir insanın hayatı pahasına olsa da.
Sonuç
Goethe ne bir tiran, ne bir sadist, ne de çağının cahiliydi. O, arkaik bir hukuki makineyi işleten modern bir zihindi. Etik başarısızlığı kişisel zulüm değil, kurumsal kabuldü.
Buradaki ders ne mahkûm etmek, ne de aklamaktır. Ders, anlamaktır. Kurumsal reformdan yoksun bir Aydınlanma eksik kalmıştır. Cesaretten yoksun bir hümanizm kırılganlık göstermiştir. Ve hukukilik, ahlakla karıştırıldığında, geri döndürülemez zararlara yol açabilir.
Goethes Hinrichtung’ın ortaya koyduğu şey tam olarak budur.




Yorumlar