top of page

Kimlik, Tarih ve Aidiyetsizliğin Yükü

Güncelleme tarihi: 11 saat önce

Yurt dışında, farklı kültürlerden, farklı eğitim seviyelerinden, farklı gelir gruplarından insanlarla uzun sohbetler insan ilişkilerine dair ağır bir gerçeği gözler önüne seriyor. İnsanlar birbirlerini birey olarak tanımadan önce, birbirlerini ait oldukları dünyaların temsilcisi olarak görüyorlar.


Yeni tanıştığınız bir insan sizi önce “siz” olarak görmüyor. Önce, ülkenizi görüyor. Geldiğiniz toplumun dünya üzerindeki imajını görüyor. Siz konuşmaya başlamadan önce zihninde sizinle ilgili bir taslak oluşturmuş oluyor. Ülkelerin tarihleri, kültürel yapıları, siyasi imajları ve dünyadaki temsilleri, bireylerin üzerinde koyu bir gölge gibi duruyor.


Toplumların insanları otomatik olarak “modern”, “disiplinli”, “sofistike”, “sanat ya da teknoloji odaklı” ya da “özgür” gibi çağrışımlarla algılanıyor. İnsanlar eşit bir başlangıç çizgisinde başlamıyor diyaloglarına.


Bunu özellikle Batı’da çok net hissediyorum. İnsanlarla konuşuyorum. Onların tarihlerini, düşünsel kökenlerini, kültürel reflekslerini çoğu zaman kendilerinden daha derin analiz edebildiğimi hissediyorum. Ama, bütün bunlara rağmen, onlar beni “başka medeniyetten biri” olarak görme eğiliminde oluyorlar. Daha çok, Batı’ya hayran olduğu için onu dikkatle inceleyen bir “dışarıdan göz” gibi algılanıyorum çoğunlukla. Bu, rahatsız edici bir his yaratıyor bende. Zira ben, kendimi bir "tarafta" hissetmiyorum.


Batı’yla kurduğum ilişki hayranlık değil. Daha çok tarihsel ve zihinsel bir çözümleme ilişkisi. Ama insanların zihindeki şablon beni anlamaya çalışırken harcadıkları zamandan daha hızlı çalışıyor. Bu noktada, içimde başka bir refleks doğuyor: “Benim ülkem sizin görmeye alışık olduğunuz şeyden ibaret değil.”


Bu refleks milliyetçilik değil. Savunma da değil. İndirgenmeye karşı gelişen bir itiraz. Türkiye, dışarıdan çoğu zaman tek boyutlu okunuyor. Oysa, içeride tarihsel olarak birbirinin üzerine binmiş çok farklı katmanlar var. Mesele, tam da burada derinleşiyor. Zira, benim Türkiye ile kurduğum ilişki de klasik anlamda bir aidiyet ilişkisi değil. Konu, uzun zamandır bende memleket kavramının sınırlarını çok aşmış durumda. Hatta, bunu doğrudan bir aidiyet meselesi olarak bile görmüyorum artık. Birbirine karıştırıldığında her şeyi bulanıklaştıran farklı kültürel katmanlar var. Bu ülkenin geçmişi bana ait. Ancak, bu aidiyet doğrudan bir kültürel devamlılık anlamına gelmiyor.


Anadolu dediğimiz coğrafya tek bir tarihsel çizgi üzerinden okunamaz. Bu topraklarda Yunan var, Roma var, Bizans var, Selçuklu var, Osmanlı var. Bunların her biri bu coğrafyanın parçası. Dolayısıyla, benim de içinde bulunduğum tarihsel alanın parçası.


O geçmiş benim coğrafyamın geçmişi, ama benim içinden geldiğim kültürün doğrudan devamı değil. Antik Yunan düşüncesi bu topraklarda üretildi diye ben onun doğal uzantısı değilim. Bizans burada büyük bir dünya kurdu diye ben o dünyanın yaşayan taşıyıcısı değilim. Onlarla kurduğum ilişki tarihsel ve analitik. Ama, organik değil. O geçmiş bana miras, ama ben o mirasın yaşayan devamı değilim.


Buna karşılık, Osmanlı-Müslüman hattı başka bir yerde duruyor. Orada yalnızca tarihsel bir katman değil, bugün ve benim için bir süreklilik var. Dilde var. Toplumsal reflekslerde var. Zihinsel alışkanlıklarda var. Gündelik hayatın içinde var. Şahsıma ait alanda din kısmı yok ama ben o hattın içinden geliyorum. Bunu da inkâr etmem mümkün değil. Bu noktada da başka bir ayrım ortaya çıkıyor: İçinden gelmek ile ait olmak aynı şey değil.


Ben o kültürel kökün içinden geliyorum ama onun bugünkü formlarıyla, düşünme biçimleriyle, toplumsal refleksleriyle özdeşleşemiyorum. Bu nedenle, yaşadığım şey dışarıdan bir kopuş değil. İçeriden yaşanan uzak bir mesafe duygusu.


Tamamen dışarıda olsaydım bu meseleyle bu kadar uğraşmazdım, sorgulamazdım, düşünmezdim. Ama, içerideyim ve uyumlu değilim. Bu nedenle, hissettiğim şey bir yabancılık değil yalnızca. Daha karmaşık bir şey: İçerideki yabancılık.


Tamamen dışarıda değilim. Ama içeride de rahat hareket edemiyorum. Bu durum, zamanla sürekli bir yarım temas hissi yaratıyor. Kalabalığın içinde olup onunla bütünleşememek gibi. Tanıdık olanın yabancılaşması gibi. İçinde yaşadığım dünyayı doğal bir akış halinde deneyimleyemiyorum. Çünkü, salt doğuştan gelen otomatik bir aidiyet hissi yok. Bu nedenle, yaşadığım her şeyi sürekli anlamlandırmak, konumlandırmak ve tanımlamak zorunda kalıyorum. Gözlemliyorum. Kavramsallaştırıyorum. Tarihsel bağlama yerleştiriyorum ve bunu mümkün olduğunca evrensel düzeyde yapmaya çalışıyorum. Çoğu insanın sezgisel olarak yaşadığı şeyler benim için sürekli çözülmesi gereken düşünsel problemler haline geliyor. Bu, son derece yorucu.


İnsan sadece yaşamıyor. Yaşarken kendisini de izliyor. Yaşam, analiz edilerek işleniyor. Dışarıdan bakıldığında, daha kontrollü ve mesafeli görünebilirim. Ama bu, duygusuzluk değil. Tam tersine, içeride yoğun bir duygu var. Sadece biçim değiştirmiş durumda. En zor tarafı da şu: Hiçbir yere tam yerleşememe hissi. Yorgunluğun asıl nedeni de sanırım bu.


Ne geleneksel kültürle tam örtüşebiliyorum, ne modern-seküler dünyanın Türkiye'deki bugünkü hakim toplumsal refleksleri ile bütünleşebiliyorum, ne de tamamen dışarı çıkabiliyorum. Sabit bir kimlik zemini yok. Sürekli kendimi yeniden konumlandırmak zorundayım. Türkiye ile ilişkim çözülmüş bir ilişki değil. Ama, kopmuş bir ilişki de değil. Hem mesafe koyuyorum hem de bırakamıyorum. Kapanamayan bir mesele! İçinde olduğum dünyaya ait hissedemiyorum ama ondan tamamen kopamıyorum da.


Doğu’ya gittiğimde ise, başka bir durum ortaya çıkıyor. İnsanlar beni daha “bizden” görüyor. Daha sıcak yaklaşıyorlar. Daha dostane bir alan açılıyor. Ama bir süre sonra bu kez de başka bir rahatsızlık hissediyorum. Fazla hızlı kurulan samimiyetler, düşünsel sınırların zayıflaması, aşırı kolektif refleksler beni tekrar uzaklaştırıyor. Orada da “bildikleri Türkiye” olarak okunuyorum.


Hem Batı’da hem Doğu’da ortak bir durum ortaya çıkıyor: İnsanlar benim karmaşıklığımı değil, taşıdığım kolektif imajı görüyorlar.


Yukarıda dile getirdiklerim yalnızca bana ya da Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Bunu, örneğin Almanya’daki tartışmalarda da görmek mümkün. İsrail’in Filistin’de ya da Lübnan’da yaptıklarını eleştiren bir Alman “antisemitizm” ya da “Nazi ruhunu taşımak” gibi ağır suçlamalarla karşılaşabiliyor. Oysa, İsrail'in politikalarını eleştirmek ile Yahudilere yönelik etnik ya da dini nefret asla aynı şey olamaz. Ancak, Almanya’nın tarihsel hafızası çok ağır bir tarihsel yükle çalışıyor.


Holokost’un yarattığı tarihsel travma öylesine merkezi bir yerde duruyor ki, bazı insanlar için İsrail eleştirisi otomatik olarak tarihsel bir alarm mekanizmasını tetikliyor. Birey, kendi düşüncelerinden önce tarihsel kategoriler üzerinden okunuyor.


Bir Amerikalı da Trump'ın dünyaya yaydığı imajla dünyanın her yerinde ağır bir imaj yükü ile dolanıyor olamaz mı? İlk görüntüde vitrin hiç hoş olmayabilir ama çok sayıda Amerikalının böyle bir Trump yaftalanması ile kendi ülkesi dışında kişisel diyaloglarına başlamak zorunda kalmaktan hoşlanacağını da hiç sanmıyorum. Aslında, elimdeki bazı bilgiler nedeniyle biliyorum.


Bütün örnekler aynı yere çıkıyor: İnsan kendisini yalnızca kendi bireyselliğiyle taşıyamıyor. İnsanın ülkesinin tarihi ve ülkesine ait kolektif hafıza bireyin önüne geçiyor. Gelinen coğrafyanın imajı bireyi koyu bir şekilde  gölgeliyor. Bu durum, bazı insanlar için bir aidiyet probleminden daha derin bir şeye dönüşüyor: Kök ile bilinç arasındaki gerilim!


Kök ile bilinç arasındaki gerilim insanın gözlem kapasitesini keskinleştiriyor. Otomatik aidiyetin dışında kalan insanlar yaşadıkları kültürü doğal bir gerçeklik gibi değil, tarihsel olarak oluşmuş bir yapı gibi görüyorlar. Bunun doğal sonucu, sürekli bilinç hali, sürekli konumlanma ihtiyacı ve sürekli çeviri yapma zorunluluğu.


Sonunda insan, yaşadığı coğrafyayı bir kimlik olarak değil, kaçamadığı bir gerçeklik olarak deneyimlemeye başlıyor.

© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page