top of page

Kutsal Fetih ve Rekabet Halinde Medeniyetler: Fatih Sultan Mehmet, Dostoyevski, Yunan Milliyetçiliği ve Konstantinopolis Fikri

Giriş


Dünya tarihinde çok az şehir, Konstantinopolis kadar ısrarla, yoğunlukla ve ahlaki bir kararlılık duygusuyla sahiplenilmiştir. Yüzyıllar boyunca şehir, imparatorluk, din ve medeniyet kimliğinin kesişim noktasında yer almıştır. Konstantinopolis yalnızca stratejik konumuyla açıklanamaz. Medeniyetler perspektifinden bakıldığında, sahipliğinin tarihsel meşruiyet sağladığı sembolik bir merkezdir.


Bu sembolik anlamlar tarih boyunca soyut düzeyde kalmamıştır. Tekrar eden siyasal hedeflere dönüşmüştür. 19. yüzyılda Yunan milliyetçiliği, Bizans İmparatorluğu’nun hatırasına dayanan iddialar ileri sürmüş, Konstantinopolis’in ele geçirilmesini bir fetih olarak değil, bir restorasyon olarak çerçevelemiştir. Aynı dönemde Fyodor Dostoyevski paralel bir vizyon ortaya koymuş, Ortodoks medeniyetinin varisi olarak Rusya’nın şehre sahip olmasının kaderinde olduğunu savunmuştur.


Yunan ve Rus bakış açılarının mantığı 19. yüzyıla has değildi. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet, şehrin Osmanlılar tarafından fethini, imparatorluk kaderine ve dini meşruiyete dayanan benzer şekilde yapılandırılmış bir anlatı ile gerekçelendirmiştir. Örnekler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, birbirinden kopuk iddialar dizisi değil, tekrar eden bir tarihsel öyküyü anlatmaktadır: işgalin, medeniyet anlatıları aracılığıyla ahlaki bir zorunluluğa dönüştürülmesi.


Konstantinopolis’in kaderini tarihsel olarak kaçınılmaz gibi gösteren bu düşünce yapısı hangi kavramlara dayanır?


Şehrin Adı: Konstantinopolis, İstanbul ve Sürekliliğin Siyaseti


Birbiriyle rekabet halindeki iddiaları incelemeden önce, şehrin isminin anlamını açıklığa kavuşturmak gerekir.


“Konstantinopolis” terimi, I. Konstantin (Büyük Konstantin)’den türemiştir. Kelime, “Konstantin’in şehri” demektir. Bu adlandırma, şehrin Roma İmparatorluğu’nun imparatorluk başkenti olarak kuruluşunu ve daha sonra Bizans siyasal ve dini otoritesinin merkezi olarak üstlendiği rolü yansıtır. İsim, imparatorluk sürekliliği ve merkezî egemenlik iddiasını taşımaktadır.


“İstanbul” teriminin, Yunanca “eis tēn polin” (“şehre doğru” ya da “şehre”) ifadesinden türediği yaygın olarak kabul edilir. Bu ifade, Yunanca konuşan nüfusun Konstantinopolis’i en üstün kentsel merkez olarak tanımlamak için kullandığı gündelik bir deyimdi. Zamanla bu ifade Türkçe’ye uyarlanmış ve şehrin bugünkü baskın adı haline gelmiştir.


Bu dilsel evrim, farklı siyasal rejimler boyunca kentsel merkeziliğin sürekliliğini, Yunan, Bizans ve Osmanlı etkilerinin katmanlaşmasını ve evrensel bir imparatorluk başkentinin çoğul bir tarihsel mekâna dönüşümünü yansıtır.


Dil düzeyinde bile İstanbul, dışlayıcılıktan ziyade medeniyetler arası örtüşmeyi temsil eder.


“İstanbul” adı sıklıkla “İslam’ın şehri” anlamına gelecek şekilde yanlış yorumlanmaktadır. Osmanlı’nın fethinden sonra ortaya çıkan alternatif “İslambol” biçimi, özgün etimolojiden ziyade sembolik bir yeniden yorumlama amacını yansıtmaktadır. Bu ayrım önemlidir. “İslambol” ifadesi, Osmanlı dönemine ait sembolik bir yeniden yorumlamadır. Buna karşılık “İstanbul” adı, Bizans dönemine uzanan dilsel sürekliliği yansıtır. Bu nedenle, şehrin adı siyasal değişimden çok tarihsel katmanlaşmayı ortaya koyar.


Fatih Sultan Mehmet ve Fethin Kurucu Mantığı


1453 yılında, Fatih Sultan Mehmet tarafından Konstantinopolis’in fethi, belirleyici bir tarihsel kırılmadır. Fetih, geniş bir tarihsel ve medeniyet temelli iddianın gerçekleşmesi olarak çerçevelendiği bir anlatıyı ortaya koyar.


Fatih Sultan Mehmet, fethi yalnızca stratejik bir eylem olarak sunmamıştır. Şehir, evrensel bir imparatorluğun meşru başkenti olarak görülmüş ve ele geçirilmesi, uzun süredir var olan İslami ve imparatorluk hedeflerinin yerine getirilmesi olarak yorumlanmıştır.


Bu hırs boyutu, olumlu bir çerçevede olmasa da, Stefan Zweig’in yazılarında da yansıtılır. Zweig, fethe ilişkin anlatımında Fatih Sultan Mehmet’i tarihte kalıcı bir iz bırakma arzusuyla hareket eden bir hükümdar olarak sunar. O’nu acımasız ve durmaksızın ilerleyen bir figür olarak betimler ve fethi hesaplanmış bir güç eylemine indirger. Bu bakış açısında Konstantinopolis, yalnızca stratejik ya da dini bir hedef değil, aynı zamanda gücün insani sonuçları büyük ölçüde göz ardı edilerek sergilendiği bir sahnedir. Zweig’in perspektifi, fetih ne kadar kader ya da tamamlanma olarak sunulursa sunulsun, nihayetinde bir güç eylemi olarak kaldığını anlatır.


Hz. Muhammed’e atfedilen ve sıklıkla alıntılanan bir hadis şöyledir:


“Konstantiniyye elbette fethedilecektir. O’nu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”


Musnad Ahmad gibi daha sonraki İslami kaynaklarda yer alan bu rivayet, fethi bir ele geçirme eylemi olarak değil, tarihsel ve dini bir vaadin yerine getirilmesi olarak sunarak güçlü bir meşruiyet zemini oluşturmuştur.


Ayasofya’nın fetihten sonra camiye dönüştürülmesi bu dönüşümün simgesel ifadesidir. Halil İnalcık ve Gülru Necipoğlu’nun gösterdiği üzere Osmanlı projesi yalnızca askerî denetimle sınırlı değildi. Amaç, kurumsal, simgesel ve imparatorluk ölçeğinde bir bütünleşmeydi ve İstanbul’u evrensel bir imparatorluğun başkenti olarak konumlandırıyordu.


Bu çerçeve, daha sonra değişmiş biçimleriyle hem Rus hem de Yunan anlatılarında yeniden ortaya çıkacaktır.


Dostoyevski ve Rus Yayılmacılığının Kutsallaştırılması


19. yüzyılda Dostoyevski, Konstantinopolis üzerinde Rus denetimini savunan en açık edebi gerekçelendirmelerden birini ortaya koymuştur. Bir Yazarın Günlüğü adlı eserinde şöyle yazar:


“Konstantinopolis bizim olmalıdır. Ruslar tarafından fethedilmeli ve sonsuza kadar bizim kalmalıdır.”


Devamında şu ifadeyi kullanır:


“Konstantinopolis Doğu dünyasının merkezidir ve Rusya onun doğal varisidir.”


Bu ifadeler, Pan-Slavizm ve Moskova’nın “Üçüncü Roma” olduğu fikri içinde anlam kazanır. Bu çerçevede Rusya yalnızca bir devlet değil, bir medeniyet olarak düşünülür. Ortodoksluk bu iddiaya ahlaki bir temel sağlar. Osmanlı hâkimiyeti ise geçici bir sapma olarak görülür.


Dostoyevski burada jeopolitik bir hedefi ahlaki bir zorunluluğa dönüştürür. Konstantinopolis’in ele geçirilmesi, bir genişleme hamlesi olmaktan çıkar. Ortodoksluğun korunması, kaybedilmiş bir merkezin geri alınması ve tarihsel bir görevin yerine getirilmesi olarak anlam kazanır.


Rusya, Edward Said’in tarif ettiği klasik Batılı Oryantalizm kalıbına tam olarak uymaz. Ancak benzer bir mantıkla, kendi imparatorluk söylemini kurar. Bu söylem, toprak genişlemesini ahlaki bir zorunluluk olarak yeniden tanımlar.


Analitik açıdan bakıldığında bu yaklaşım, dinî temellere dayanan bir emperyalizm biçimidir. Mevcut Osmanlı düzeni ve onun kültürel ile siyasal meşruiyeti bu çerçevede neredeyse tamamen görünmez hale gelir. Şehir, yerinden edilmiş ve yeniden kazanılmayı bekleyen bir merkez olarak kurgulanır.


Osmanlı örneğinde olduğu gibi burada da fetih, bir kopuş değil, süreklilik olarak sunulur.


Konstantinopolis Üzerindeki Rus ve Yunan İddialarının Tarihsel Arka Planı


Rusya ile Yunanistan arasındaki dinsel bağ derindir. Ancak, bu bağ bir dayanışmaya işaret etmez. Her iki taraf da Konstantinopolis’i kendilerine ait olarak tahayyül etmektedir. Bu bağ Bizans ile başlar. Konstantinopolis merkezli Bizans İmparatorluğu, Roma imparatorluk düzeninin doğudaki devamını korumuş ve Doğu Hıristiyanlığının kurumsal ve teolojik merkezi haline gelmiştir.


988 yılında Kiev Rus’unun Hıristiyanlaşması, Yunan ve Rus dini dünyaları arasındaki temel bağı oluşturmuştur. Ruslar Hıristiyanlığı Bizans’tan almıştır. Bununla birlikte, Bizans ayinleri, kilise yapıları, dini metinler ve daha geniş kültürel modeller de benimsenmiştir. Bu anlamda Rus Ortodoksluğu Yunan dünyasından bağımsız gelişmemiştir. Konstantinopolis’in şekillendirdiği bir Bizans çevresi içinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Rus Hıristiyanlığı, daha en başından Konstantinopolis’in merkezi bir yer tuttuğu kutsal bir coğrafyaya bağlıdır.


Söz konusu ortak Ortodoks miras, otorite meselesini çözmemiştir. 1453’te, Konstantinopolis’in Osmanlılar tarafından fethinden sonra şehir, Doğu Ortodoksluğu içinde onursal önceliğini koruyan Ekümenik Patrikhane’nin merkezi olmaya devam etmiştir. Bununla birlikte Bizans’ın çöküşü, Moskova için güçlü bir alan açmıştır. Bizans imparatorunun ortadan kalkması ve Ortodoks dünyasının büyük kısmının Osmanlı yönetimi altına girmesiyle birlikte Rus yöneticiler ve din adamları Moskova’yı giderek Ortodoksluğun son büyük bağımsız merkezi olarak görmeye başlamıştır. Bu durum, Moskova’nın “Üçüncü Roma” olduğu doktrininin temellerinden birini oluşturur. Bu fikir yalnızca teolojik değildir. Siyasal ve medeniyet temellidir. Roma düşmüş ve Konstantinopolis de düşmüşse, Moskova Ortodoks imparatorluğun evrensel misyonunu devralma iddiasında bulunabilirdi.


Bu doktrin, Dostoyevski’yi anlamak açısından önemlidir. O’nun, Konstantinopolis’in “bizim olmalıdır” yönündeki iddiası, dini mirasın siyasal bir hak iddiasına dönüştüğü bir geleneğin içinden doğar. Rusya kendisini Ortodoksluğun başlıca savunucularından biri olarak gördüğü anda, Konstantinopolis kaybedilmiş ve yeniden kazanılmayı bekleyen bir merkez olarak yeniden tahayyül edilmiştir.


Şehrin Ortodoks geçmişi, hafıza ile genişleme arasında bir köprü görevine dönüşür. Dostoyevski’nin dili inanç, kader ve gücü birleştirmektedir. Zira, zaten kurulmuş bir sembolik evren içinde yazmaktadır.


Yunanların Konstantinopolis ile ilişkisi farklı bir biçimde gelişmiştir. Ancak, aynı kutsal kaynaktan beslenir. Yunanlar için Bizans soyut bir miras değildir. Kendi tarihsel sürekliliklerinin bir parçasıdır. Konstantinopolis, Bizans İmparatorluğu’nun başkenti ve Rum Ortodoks yaşamının merkezi kurumsal ve sembolik mekânı olmuştur. Osmanlı döneminde Ekümenik Patrikhane Konstantinopolis’te kalmaya devam etmiştir. Yunan topraklarındaki Ortodoks Kilisesi modern Yunan devleti ortaya çıkana kadar bu otorite altında varlığını sürdürmüştür. Yunan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra bile Yunan Kilisesi ile Konstantinopolis’teki patrikhane arasındaki ilişki dini ve ulusal otorite tartışmalarında belirleyici olmaya devam etmiştir.


Yukarıda dile getirilen gerekçelerle Yunan milliyetçiliği, Megali İdea’yı bu kadar güçlü terimlerle formüle edebilmiştir. Amaç, yalnızca toprak genişlemesi değildir. Tarihsel ve ruhani bir merkezin yeniden kurulmasıdır. Bu anlamda Yunan milliyetçiliği ile Rus Pan-Slav düşüncesi yapısal olarak paraleldir. Her ikisi de şehri Osmanlı yönetimiyle kesintiye uğramış kutsal bir miras olarak görmüştür. Her ikisi de Ortodoksluğu kullanarak tarihsel hafızayı siyasal bir iddiaya dönüştürmüştür. Bu nedenle, Konstantinopolis’in gelecekte ele geçirilmesini fetih olarak değil, bir geri kazanım olarak tanımlamışlardır.


Ortak dini zemin Yunan ve Rus rekabetini ortadan kaldırmamıştır. Rusya ile Yunanistan’ı birbirine bağlayan aynı Ortodoks gelenek, Konstantinopolis’i tarafsız kalamayacak kadar önemli hale getirmiştir. Yunanlar için şehir, yeniden kurulacak Helenik-Bizans düzeninin doğal başkentidir. Ruslar için ise, yalnızca en güçlü Ortodoks güç olarak Rusya’nın kurtarıp yönlendirebileceği Ortodoksluğun ruhani merkezidir. Ortak inanç ortak bir siyasal proje üretmemiştir. Aynı sembolik miras üzerinde örtüşen iddialar üretmiştir.


Bu tarihsel arka plan, Dostoyevski’yi doğru yorumlamak açısından belirleyicidir. O’nun Konstantinopolis’in Rusya’ya ait olması gerektiği yönündeki görüşü, yalnızca duygusal bir tepki ya da marjinal bir milliyetçi fantezi değildir. Bu görüş, Bizans’ın Ortodoksluk üzerinden Rusya ile Yunanistan’ı birbirine bağladığı, ancak Konstantinopolis’in düşüşünün aynı bağı bir rekabet alanına dönüştürdüğü uzun bir tarihsel sürece dayanır. Şehir bu iki anlamı taşıdıkça, fetih ahlaki bir zorunluluk gibi sunulur. Konstantinopolis artık yalnızca bir şehir değildir. Bir medeniyet iddiasıdır.


Yunanların Konstantinopolis ile bağı, Bizans dünyası içinde yüzyıllar boyunca süren dilsel, kurumsal ve kilise temelli varlıkla şekillenen doğrudan bir tarihsel sürekliliğe dayanır. Buna karşılık Rusya’nın bağı dolaylıdır ve aynı Bizans mirası aracılığıyla kurulmuştur. Bu tarihsel temeldeki fark, siyasal tahayyül düzeyinde bir yakınlaşmayı engellemez. Yunan milliyetçiliği ile Dostoyevski dâhil Rus düşüncesi, geçmişle farklı ilişkiler kursa da, sonuçta benzer restorasyon iddialarını taşır.


Yunan Milliyetçiliği ve Megali İdea


Yunan milliyetçiliği bu mantığı, Bizans topraklarını kapsayan ve Konstantinopolis’i yeniden başkent yapmayı hedefleyen Megali İdea ile somut bir programa dönüştürmüştür. Bu proje, yalnızca bir toprak genişlemesi hedefi değildir. Tarihsel bir düzenin yeniden kurulması iddiasını taşımaktadır. Bizans mirası, bu çerçevede geçmişe ait bir hatıra olarak değil, devam eden bir hak iddiası olarak yorumlanmıştır.


Bu yorum, tarihsel sürekliliği bir geri alma fikrine dönüştürmüştür. Daha önce var olmuş bir düzenin yeniden kurulması, doğal ve gerekli bir adım gibi sunulmuştur. Bu noktada restorasyon düşüncesi, basit bir siyasal hedef olmaktan çıkmıştır ve ahlaki bir anlam kazanmıştır.


Sonuçta Konstantinopolis, yalnızca stratejik bir hedef olarak değil, yeniden kazanılması gereken tarihsel bir merkez olarak görülmüştür. Bu da siyasal bir talebi, meşru ve hatta zorunlu bir hak iddiasına dönüştürmüştür.


Rekabet Eden İddialar, Ortak Mantık


Konstantinopolis’e ilişkin Osmanlı, Rus ve Yunan tasavvurları içerik bakımından farklılık gösterse de yapısal olarak birbirlerine yakınsamaktadır. Her ikisi de geçmişin yeniden inşasına dayanmaktadır. Belirli bir tarihsel an, şehrin belirleyici kimliği olarak yüceltilirken mevcut düzen örtük biçimde gayrimeşru kılınmaktadır.


Her üç durumda da hâkimiyet, tarihe dayanan bir zorunluluk olarak yeniden çerçevelenir. Böylece siyasal eylem, fethi restorasyona dönüştüren anlatılar aracılığıyla meşrulaştırılır.


Sonuç


Bugünkü adıyla İstanbul olan Konstantinopolis’in tarihi, fetihler dizisine indirgenemez. Bu tarih, her biri farklı medeniyet, din ve tarihsel süreklilik anlayışlarına dayanan rekabet halindeki meşruiyet anlatılarının tarihidir.


Modern bir perspektiften bakıldığında, başka bir imparatorluğun topraklarını ele geçirmenin “adil” olup olmadığı sorusu, modern öncesi dünyada aynı biçimde var olmayan normatif bir çerçeveye dayanır. Osmanlı İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu ve daha sonra Rus İmparatorluğu gibi yapılar toprak genişlemesinin olağan ve genel olarak kabul gören bir pratik olduğu sistemler içinde hareket ediyordu. Meşruiyet, modern anlamda rızaya dayanmıyordu. Din, hanedan sürekliliği ve medeniyet iddiaları üzerinden kuruluyordu. Bugün gerekçelendirilemez görünen fetihler, tarihsel olarak normalleşmiş ve onları anlamlı kılan ahlaki anlatılar içine yerleştirilmiştir.


Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı’nın fethi, Dostoyevski’nin Rus Konstantinopolis vizyonu ve Yunan milliyetçi hedefleri ortak bir yapıya aittir. Her biri siyasal bir eylemi tarihsel bir zorunluluğa dönüştürür. Her biri farklı bir geçmişten hareketle farklı bir geleceği meşrulaştırır.


Bu karşılaştırma, herhangi bir tarihsel iddiayı diğerine üstün kılmayı amaçlamamıştır. Aksine, farklı bağlamlarda hareket eden üç ayrı medeniyetin aynı şehir üzerindeki hâkimiyeti meşrulaştırmak için dikkat çekici derecede benzer mekanizmalara başvurduğunu göstermeyi hedeflemiştir.


Bu simetri, eleştirel düşünmeyi ortadan kaldırmaz. Dostoyevski gibi, edebi eserleri olağanüstü bir psikolojik ve ahlaki derinlik sergileyen bir figürün böyle bir vizyonu dile getirebilmiş olması bu düşünce kalıplarının ne kadar derine yerleşmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kalıplar belirli kişilerle ya da dönemlerle sınırlı değildir. Tarih boyunca tekrar etmekte ve günümüzde de siyasal düşünceyi şekillendirmeye devam etmektedir.


İşgalin en güçlü gerekçeleri güçle başlamaz. Tarihin kendisini yeniden tanımlayan anlatılarıyla başlar.


Yorumlar


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page