Florence Beatrice Price ve Amerikan Müziğinin Kendini Arayışı
- Arda Tunca
- 26 Oca
- 7 dakikada okunur
Florence Beatrice Price, Amerikan müzik tarihinde aniden ortaya çıkmış bir figür değildir. Başarıları da soyutlanmış bir kültürün içinde doğmamıştır. Price’ın çalışmaları, uzun, düzensiz ve zaman zaman kesintiye uğramış bir entelektüel ve kurumsal sürecin ürünüdür. Süreç, ilginçtir ki, Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, 19. yüzyıl Avrupa’sında başlar.
Price’ın neyi başardığını ve neden önemli olduğunu anlamak için, Amerika’nın kültürel yapısına dışarıdan bakarak ilk sistematik teşhisi koyan besteciyle anlatıma başlamak gerekir: Antonín Dvořák.
Dvořák’ın 1890’larda Amerikan müziğine ilişkin değerlendirmeleri yalnızca sanatsal değildi. Kültürel, kurumsal ve tarihsel nitelik taşıyordu. Dvořák’ın yerel (vernaküler) kültür, müzikal biçim ve evrensellik üzerine Amerikan müziği için geliştirdiği fikirler yaşamı boyunca büyük ölçüde hayata geçirilemedi. On yıllar sonra, çok daha sert toplumsal koşullar altında, Florence Price bu fikirleri yaşanmış bir müzikal gerçekliğe dönüştürecekti.
Dvořák’ın Kültürel Arka Planı ve Etkileri
Dvořák, 1841 yılında Habsburg İmparatorluğu içinde yer alan, kültürel açıdan zengin fakat siyasal olarak bağımlı bir bölge olan Bohemya’da doğdu. Yerel şarkı ve dans gelenekleri gündelik yaşamda derin köklere sahipti. Buna karşın, Avrupa’da kültürel otorite başka merkezlerde yoğunlaşmıştı.
İtalyan ve Fransız müzik kurumları uzun bir süredir seçkin bir zevki ve kurumsal otoriteyi belirlemişti. Alman geleneği ise, kompozisyonel derinliği ve entelektüel iddiası bakımından zengin olmasına rağmen, 19. yüzyıl boyunca karşılaştırılabilir bir kurumsal gücü ancak kademeli olarak tesis edebilmişti.
Bohemya, bu hiyerarşide bir basamak daha gerideydi. Olağanüstü yoğun bir yerel müzik kültürüne sahipti. Ancak, bu kültürel zenginliği tanınmış bir otoriteye dönüştürecek kurumsal altyapıdan yoksundu.
Dvořák’ın erken kariyeri, müzikal içeriğin bol olduğu, fakat meşruiyetin dışarıdan belirlendiği bir ortamda şekillendi. Önce Viyana, daha geniş ölçekte ise Almanca konuşulan merkezler belirleyici oldu. Bu deneyim, O’nun bakış açısını belirleyici biçimde şekillendirdi. Sanatsal derinliğin tek başına tanınma sağlamadığını, kurumsal gücü olmayan kültürlerin ya egemen modelleri taklit etmeye ya da dışarıdan gelen bir onayı beklemeye zorlandığını erken yaşta öğrendi.
Dvořák’ın kültürel milliyetçilik anlayışı hiçbir zaman dışlayıcı bir çizgi taşımıyordu. Bu yaklaşım, ortak estetik ölçütlerden kopmadan kültürel bağımlılığı aşmanın bir yolu olarak şekillenmişti. Dvořák, Avrupa formlarını reddetmeyi değil, bu formların içini tarihsel olarak kök salmış bir içerikle doldurmayı amaçlıyordu.
Kariyeri, senfoniler, oda müziği ve kutsal eserler gibi yerleşik türlerde ustalığı esas alan, büyük ölçüde Alman geleneği tarafından şekillendirilmiş kurumlar içinde gelişti. Dvořák, bu mirasa karşı konumlanmak yerine onu içselleştirdi. Yerel kültürün, en yüksek biçimsel çerçevelerin içinde işleyebileceğini gösterdi. Bu konumdan hareketle Avrupa müzik tarihine eleştirel bir bakış geliştirdi.
Dvořák, seçkin Avrupa müziğinin çoğu zaman İtalyan ve Fransız merkezli biçimsel ve kurumsal etkiler altında geliştiğini, ancak bu yapıların sağlamlaşmasından sonra yerel gelenekleri bünyesine kattığını fark etmişti. Eski toplumlar bu gecikmeyi göze alabiliyordu. Zira, kurumları sağlamdı. Kültürel açıdan bağımlı ya da daha yeni toplumlar için ise, temelsiz taklit kalıcı bir bağımlılık riski taşıyordu.
Yeni Dünya Senfonisi
Dvořák, 1893 yılında 9. Senfoni’yi (“Yeni Dünya’dan”) bestelediğinde tanıdık Avrupa yapısal çerçevelerini korurken, ifade dili fetih ya da zaferden ziyade ölçülülük, düşünce ve bellek tarafından şekillendirilmişti. Bu niyet, senfoninin 16 Aralık 1893’te New York’taki Carnegie Hall’da, Anton Seidl yönetimindeki New York Filarmoni Orkestrası tarafından seslendirilmesiyle kamuoyuna açık hale geldi. Eser, yalnızca müzikal biçimle değil, Amerikan kültürel kimliğiyle ilgili sorularla da konuşan bir çalışma olarak algılandı.

Özellikle Largo bölümü açıklayıcı niteliktedir. Varış ya da çözüm hissi vermez. Bunun yerine bekleyişi, dayanıklılığı ve tarihsel ağırlığı ifade eder. Müzikal fikirler, zafere doğru ilerlemektense hatırlanan deneyimler gibi geri döner. Bu anlamda senfoni daha büyük bir iddiayı dile getirir: Kültürler, miras aldıkları formları reddederek değil, yeni tarihsel deneyimlerin bu formları içeriden dönüştürmesine izin vererek kendilerini yaratırlar.
Dvořák, Yeni Dünya Senfonisi’ni Amerika’nın kendi yerel mirasını dönüştürerek, Avrupa’nın mevcut otoritesini ödünç almadan evrensel bir müzik kültürü inşa edebileceğini gösterecek nadir bir tarihsel fırsat sunduğuna inandığı için besteledi.
Dvořák’ın ABD Deneyimi: Kültürel Bir Teşhis
Dvořák, 1892 yılında, New York’taki Ulusal Müzik Konservatuvarı’nın başına geçmek üzere ABD’ye ulaştı. Karşılaştığı manzara çarpıcıydı. Amerikan müzik kurumları iyi finanse edilmiş, profesyonelce örgütlenmiş ve iddialıydı. Buna karşın, kültürel özgüvenden yoksundular. Konser programları ve müfredatlar büyük ölçüde, özellikle Alman modellerini üretiyordu.
Bu durum Dvořák’a tanıdık geldi. Teknik yeterlilikle maskelenmiş bir kültürel bağımlılık biçimi söz konusuydu. Aynı zamanda, Afrika kökenli Amerikalıların spiritüel şarkılarıyla karşılaştı ve bu müziklerde Avrupa halk geleneklerinin bir zamanlar sağladığı şeyi hemen fark etti: tarihsel baskı altında şekillenmiş kolektif bellek, ifade derinliği ve süreklilik.
Dvořák’ın Avrupa ile ABD arasındaki karşılaştırması kurumsaldı. Avrupa, uzun süredir yerleşik kurumlara sahipti ve zaman içinde yerel kültürü seçkin formlara entegre etmişti. Amerika ise, güçlü kurumlara ve yaşayan yerel geleneklere sahipti. Ancak, bu geleneklere kültürel otorite tanımakta isteksizdi.

Dvořák’a göre Amerikan müzikal yaşamının temel çelişkisi kültürel mirasın mevcut olup tanınmıyor olmasıydı.
Dvořák, teşhisten sonra önerisini geliştirdi. Amerikan müziğinin gerçek biçimde gelişebilmesi için kültürel mirasını ciddiye alması gerekiyordu. Bu da, özellikle Afrika kökenli Amerikalı deneyimine dayanan yerel geleneklerin müzikal ifadeyi şekillendirmesine izin vermek ve bunu biçimsel disiplin ve evrensel değerlendirme ölçütleriyle birlikte yapmak anlamına geliyordu.
Dvořák’ın yaklaşımı evrenselliğin nasıl elde edildiğine dair bir teoriydi. Sanat, tarihi silerek değil, onu dönüştürerek evrensel hale gelebilirdi. Dvořák, 1895 yılında ABD’den ayrıldı. Önerisi onlarca yıl boyunca büyük ölçüde hayata geçirilemedi.

Antonín Dvořák, 1890’ların başında ABD’nin müzikal yaşamına ilişkin görüşlerini ilk kez dile getirdiğinde, Afrika kökenli Amerikalı spiritüellere ve diğer yerel kaynaklara yaptığı vurgu Amerikan basınında geniş biçimde yer aldı ve tartışıldı. Ancak bu kamusal görünürlük kurumsal benimsemeye dönüşmedi.
Dvořák, bu müzik geleneklerinin mücadele, bellek ve kolektif dayanıklılıkla şekillenmiş derin bir tarihsel deneyim taşıdığını ve Avrupa modellerinin basit taklidi yerine, sahici bir Amerikan sanat müziğinin temelini oluşturabileceğini savunuyordu.
Yeni Dünya Senfonisi’nin gördüğü ilgi, Dvořák’ın fikirlerinin dar müzik çevrelerinin ötesine geçtiğini gösterir. New York Times, Aralık 1893’te Carnegie Hall’daki prömiyerine ilişkin haberinde eseri bir yenilikten ziyade önemli bir kültürel olay olarak ele aldı.
Gazete, özellikle yavaş bölümde senfoninin ifade derinliğini, dinleyiciye açıklığını ve düşünsel karakterini vurgularken, eserin yerleşik Avrupa modellerinden farklı bir ses taşımasına rağmen senfonik gelenek içinde kaldığını da belirtti. Bu değerlendirme, Dvořák’ın Amerikan müzikal kimliğini yeniden düşünme çabasının, kurumlar daha yavaş tepki verse bile, dönemin ana akım kamusal söylemi içinde anlaşıldığını ve ciddiye alındığını açıkça ortaya koyar.
New York Times o dönemde kullanılan numaralandırmaya uygun olarak, eseri Dvořák’ın “Beşinci Senfonisi” olarak adlandırmıştı. Bestecinin daha önceki senfonileri daha sonra yeniden keşfedilecek ve modern numaralandırma yapılacaktı.

Dvořák’ın fikirleri kamusal söyleme girdi, ancak yapısal değişime dönüşmedi. Konservatuvarlar, Avrupa modellerini tercih etmeye devam etti. Orkestralar temkinli kaldı ve özellikle Afrika kökenli Amerikalı yaşamına dayanan yerel gelenekler, üzerine inşa edilecek temellerden ziyade, uzaktan izlenecek kültürel kaynaklar olarak görüldü.
Tanıma ile gerçekleştirme arasındaki bu boşluk kurumsaldı. Dvořák’ın vizyonunu hayata geçirecek yetki, kendilerini toplumsal olarak marjinalleştirilmiş gelenekler etrafında yeniden yönlendirmeye isteksiz kurumların elindeydi.
Florence Beatrice Price’ın önemi tam da bu tarihsel gecikme içinde anlaşılmalıdır. O’nun ortaya çıkışı, Dvořák’ın fikirlerinin gecikmiş bir yansımasıydı. Amerika dışından dile getirilen fikirlerin, ırk, cinsiyet ve dışlanma tarafından şekillenen koşullar altında, Amerika’nın içinden sahiplenildiği an söz konusuydu. Dolayısıyla, Dvořák’tan Price’a geçiş, figürler arasında ani bir sıçrama değil, zaman, kurumlar ve toplumsal gerçeklik boyunca kat edilmiş bir yoldur.
Florence Beatrice Price: Kısıtlar Altında Bir Yaşam
Florence Beatrice Price, 1887 yılında Arkansas eyaletinin Little Rock kentinde, ırksal ayrımcılık ve cinsiyet dışlanmasıyla tanımlanan bir toplumda doğdu. Yaşamı Jim Crow yasaları, ırksal şiddet ve profesyonel kurumlara sınırlı erişim koşulları altında geçti. New England Konservatuvarı’nda aldığı seçkin müzik eğitimi bile, orkestral ve senfonik yaşama girişinin her aşamasında karşılaştığı engelleri ortadan kaldırmaya yetmedi.
Büyük Göç sırasında Chicago’ya taşınması bir dönüm noktası oldu. Kent, görece güvenlik ve Siyah entelektüel ve kültürel ağlara erişim sağladı. Ancak, kurumsal engeller varlığını sürdürdü.
Price’ın yükselişi pürüzlü oldu. Azim, bestecilik disiplini ve sınırlı kurumsal fırsatlarla stratejik ilişki kurma sayesinde ilerleyebildi. Yerleşik otoritenin içinden değil, dışlanmayla mücadele ederek beste yaptı. Tam da bu koşullar altında Dvořák’ın fikirleri pratik anlam kazandı.
Yerel geleneklerin içinden gelen besteciler için kurumların bu çekingenliği soyut bir duruma işaret etmiyordu. Kimin sahneye çıkabileceğini, kimin besteci olarak tanınacağını belirliyordu. Bu nedenle, tanıma ile hayata geçirme arasındaki mesafe doğrudan toplumsal bir meseleydi. Afrika kökenli Amerikalı deneyiminden senfonik müzik inşa etmek, aynı anda ırk, cinsiyet ve otorite hiyerarşilerine meydan okumak anlamına geliyordu. Bunun bedelini kurumlar değil, bireyler ödüyordu.
Florence Price, yazılarında Dvořák’tan açıkça bir etki olarak söz etmedi. Buna karşın, O’nun bestecilik yaklaşımı ile Dvořák’ın Amerikan-merkezli argümanları arasındaki yapısal yakınlık göz ardı edilemez. Afrika kökenli Amerikalı müzik geleneklerinin büyük ölçekli sanat müziğini taşıyabileceği yönündeki ısrar, adı anılmasa bile, Price’ın beste yaptığı kültürel ve kurumsal arka planın bir parçası haline gelmişti.
Price, Dvořák’ın müzikal üslubunu taklit etmedi. Aksine, O’nun Amerikan-merkezli yaklaşımı kavramsal bir pusula işlevi gördü. Yerel kültürün, Avrupa taklidine tabi kılınmadan, büyük ölçekli biçimleri taşıyabileceğini gözler önüne serdi. 20. yüzyıl başı Amerika’sında Siyah bir kadın besteci için bu, soyut bir fikir olmaktan uzaktı. Kendi kültürel deneyiminden beslenen bir müziğin senfonik alanda yer bulabileceğine dair estetik ve ahlaki bir meşruiyet zemini sağlıyordu.
Price’ın Müziğinde Yerel Kültür
Price’ın Mi minör 1. Senfoni’si bu mirası açık biçimde gösterir. Eser, yerleşik senfonik yapıyı izlerken, duygusal dili Afrika kökenli Amerikalı müzik geleneklerinden beslenir. Melodiler spiritüelleri doğrudan alıntılamadan çağrıştırır. Ritimler, saray danslarından ziyade topluluk hareketini yansıtır.
Juba Dance bu yaklaşımı daha da ileri taşır. Yerel öğeler birer egzotik süs olarak sergilenmez. Müziğin zaman algısını, ölçülülüğünü ve ifade biçimini belirler. Burada, Dvořák’ın önerisi yaşanmış bir pratiğe dönüşür.
Price’ın başarıları Amerikan müzik yaşamında kalıcı bir dönüşümü değil, istisnai anları temsil eder. Performansları mevcut hiyerarşileri yıkmadı. Onların sınırlarını görünür kıldı. Müziğinin duyulabilmesi için olağanüstü koşullar gerekmesi, Dvořák’ın vizyonunun ne kadar eksik biçimde hayata geçirildiğini gösterir.
Price’ın en dikkat çekici başarısı kurumsaldı. 1933 yılında, 1. Senfoni’si Chicago Senfoni Orkestrası tarafından seslendirildi. Böylece, bu onuru elde eden ilk Afrika kökenli Amerikalı kadın oldu.
Chicago Kadınlar Senfoni Orkestrası ile ilişkisi de çok önemlidir. Erkek otoritesinin egemen olduğu bir müzik dünyasında bu kurum, icra ve tanınma için alternatif bir yol sundu. Price, ırk ve cinsiyet engellerini inkâr ederek değil, onların içinde beste yaparak varoluşsal zorluklarını aşmaya çalıştı.
Antonín Dvořák, asimetrik koşullar altında kültürel oluşuma dair bir teori ortaya koymuştu. Florence Beatrice Price ise, bu teoriyle dışlanma koşulları altında çalıştı. Aralarındaki bağ, kültürel gelişime dair derin bir gerçeği açığa çıkarır. Evrensellik, soyutlama yoluyla değil, tarihsel deneyime biçimsel bir onur kazandırarak elde edilir.
Price’ın başarısı Dvořák’ın projesini tamamlamadı. O’nun hem imkânlarını hem de sınırlarını açığa çıkardı. Müziği, yerel deneyim ciddiye alındığında Amerikan müzik kültürünün neye dönüşebileceğini gösterirken, kurumsal tanınmasının kırılganlığı da ne kadar çok şeyin çözümsüz kaldığını ortaya koydu. Bu anlamda, Price’ın çalışmaları bir tarihsel bölümü kapatmaz. Onu açık bırakır.





Yorumlar