Türkiye'de Enflasyonun Ötesi: Medeniyet Çelişkisi ve İktisadi Kısır Döngü
- Arda Tunca
- 8 dakika önce
- 6 dakikada okunur
Türkiye uzun yıllardır ağır enflasyon sorunuyla karşı karşıya bulunan bir ülkedir. Sorun, yalnızca fiyat düzeylerindeki artışı ifade eden teknik bir makroekonomik değişken olarak değerlendirilmemelidir.
Türkiye'de enflasyon deneyimi farklı tarihsel dönemlerde belirgin kırılmalar göstermektedir. Dünya Bankası'nın IMF kaynaklı tarihsel serileri, 1960'lı yıllarda yıllık tüketici enflasyonunun çoğunlukla tek haneli seviyelerde seyrettiğini göstermektedir. Ancak, 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren belirgin bir hızlanma ortaya çıkmıştır.
1980 yılında enflasyon %115,6 düzeyine ulaşmıştır. 1990'lı yıllar boyunca enflasyon büyük ölçüde %60–90 bandında seyretmiş ve 1994 yılında %104,5 ile üç haneli seviyeye çıkmıştır.
2001 sonrasında uygulanan istikrar programlarıyla önemli bir gerileme yaşanmış ve enflasyon 2004 yılında %9,3, 2005 yılında %7,7, 2009 yılında %6,5 ve 2010 yılında %6,4 düzeyine kadar düşmüştür. Ancak sonraki dönemde yeniden yükseliş eğilimi ortaya çıkmış ve TÜİK verilerine göre yıllık tüketici enflasyonu 2021 yılında %36,08, 2022 yılında %64,27, 2023 yılında %64,77 ve 2024 yılı sonunda %44,38 olarak gerçekleşmiştir.
Tarihsel görünüm, Türkiye'de yüksek enflasyonun belirli dönemlere özgü geçici bir olgu olmaktan çok, farklı tarihsel ve kurumsal koşullar altında yeniden üretilen yapısal bir özellik taşıdığına işaret etmektedir.
Enflasyonun Tarihsel ve Yapısal Dinamikleri
Türkiye'nin tarihsel deneyimi, siyasal gerilimlerin yükseldiği dönemlerle yüksek enflasyon dönemleri arasında dikkat çekici bir eşzamanlılık bulunduğunu göstermektedir. 1970'lerin sonu, 1990'lı yıllar, 2001 krizi ve son yıllarda yaşanmış kur şokları gibi örneklerde siyasal ve kurumsal belirsizliklerin arttığı dönemlere yüksek enflasyon eşlik etmiştir. Siyasi gerilimler kur oynaklığı, risk algısı, beklentiler ve kurumsal öngörülebilirlik kanalları üzerinden enflasyonist baskıları artıran koşullar yaratmaktadır.
Yüksek ve kronik enflasyon, gelir dağılımını bozan, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren ve ekonomik yaşamın uzun dönemli işleyişini zayıflatan bir olgudur. Gelir dağılımındaki bozulma enflasyonun bir sonucu olduğu gibi, enflasyonun yeniden üretilmesini sağlayan güçlü yapısal nedenlerden de biridir. Başka bir ifadeyle, kendisini besleyen kısır bir döngü söz konusudur.
Kısır döngünün kırılması ekonomi politikalarının bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasını gerektirmektedir. Ancak, ekonomi politikalarının bütüncül bir yaklaşımla ele alınması yalnızca para politikası ile maliye politikasının uyumlu biçimde tasarlanmasından ibaret değildir.
Neoliberal anlayış, ekonomiyi ağırlıklı olarak faiz oranları, döviz kuru hareketleri, bütçe verileri, cari açık ve benzeri teknik göstergeler üzerinden okumaktadır. Bu yaklaşım, iktisadi sonuçların arkasında yer alan kurumsal ve toplumsal yapıları ikincil hale getirme eğilimi taşımaktadır. İstatistiki östergeler ekonomik hayatın kendisini değil, sonuçlarını ifade etmektedir. Bu göstergelerin arkasında hukuk, siyaset, güç ilişkileri, tarihsel süreçler, sosyolojik yapılar ve dolayısıyla kültürel unsurlar yer almaktadır.
Ekonomik yaşam toplumun kendisini örgütleme biçiminin bir sonucudur. Ekonomik ilişkilerin toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceği uzun süredir siyasal iktisat ve ekonomi sosyolojisi literatüründe tartışılmaktadır. Bu bağlamda, hukukun üstünlüğü ve hukuki sistemin sağlıklı işleyişi ekonomik yaşamın sürdürülebilirliği açısından temel ön koşullar arasında yer almaktadır. Kurumların ekonomik performans üzerindeki belirleyici etkisi kurumsal iktisat literatüründe geniş biçimde ele alınmıştır. Ancak, bu noktada temel soru yalnızca hukukun var olup olmadığı değildir. Hangi hukuk?
Benzer biçimde, siyasetin karşılıklı anlaşma ve uzlaşı zemini oluşturabilme kabiliyeti ekonomik yaşamı etkileyen temel unsurlar arasında yer almaktadır. Siyasi istikrarsızlıkların yüksek olduğu ve uzlaşı kültürünün zayıfladığı koşullarda ekonomik aktörlerin uzun vadeli davranış geliştirebilmesi güçleşmekte ve bazı koşullarda imkânsızlaşmaktadır. Burada da soru değişmemektedir: Hangi siyasi düzen?
Eğitim sistemi ekonomik gelişmenin uzun dönemli belirleyicileri arasında yer almaktadır. İnsan sermayesinin niteliği, teknolojik gelişme kapasitesi, yenilik üretme becerisi ve kurumsal dönüşüm süreçleri eğitim sistemi ile doğrudan ilişkilidir. Ancak, burada da aynı soru ortaya çıkmaktadır: Hangi eğitim?
Benzer durum anayasal yapı açısından da geçerlidir. Anayasalar, kurumsal yapısı güçlü toplumlarda sürekli gündemde bulunan ve siyasi yaşamın merkezine yerleşen belgeler değildir. Buna karşın, Türkiye'de anayasa tartışmaları sürekli siyasi gündemin merkezinde kalmaya devam etmektedir. Soru, yeni bir anayasa yazılıp yazılmayacağından çok, hangi hukuki ve siyasal zeminde, hangi felsefe doğrultusunda eğitim almış hangi insanların oluşturduğu bir anayasanın yazılabileceğidir. Tarihsel hukuki, siyasi, eğitimsel, sosyal ve kültürel yapı hangi niteliklere sahip bir anayasaya zemin hazırlamaktadır?
Medeniyet Çelişkisi ve Kurumsal Koordinasyon Sorunu
Türkiye açısından din olgusu da tartışmaların dışında tutulabilecek bir unsur değildir. Türkiye, dinin sosyal ve siyasi yaşam üzerinde güçlü etkiler yarattığı toplumlar arasında yer almaktadır. Ancak bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Dünyanın birçok toplumunda din sosyal ve siyasi yaşam üzerinde belirleyici rol oynayabilmektedir.
Bu çalışmada medeniyet çelişkisi, toplumun hukuki, siyasi, eğitimsel ve kültürel normlarının farklı medeniyet yönelimleri arasında sürekli yeniden tanımlanması sonucu ortaya çıkan bir koordinasyon sorunu olarak ele alınmaktadır. Buradaki çelişki yalnızca kültürel farklılıkları ifade etmemektedir. Çelişki, toplumun ortak kurumsal referans noktaları üretme kapasitesindeki kırılmaları vurgulamaktadır.
İslamiyet, Yahudilik ile bazı açılardan benzerlik gösterirken Hıristiyanlığın tarihsel dönüşüm süreçlerinden belirgin biçimde ayrışan bazı değişkenleri içinde barındırmaktadır. Bu durum hukuk, siyaset ve toplumsal yaşam arasındaki ilişkinin niteliği üzerinde önemli etkilere sahiptir.
Türkiye, yaklaşık iki yüz yıldır farklı medeniyet yönelimleri arasında gidip gelen tarihsel bir süreç yaşamaktadır. II. Mahmut döneminde başlayan reformlardan Tanzimat'a, I. ve II. Meşrutiyet deneyimlerinden Cumhuriyet'in kuruluşuna, 1960, 1971 ve 1980 müdahalelerine, 2002 yılında AKP'nin iktidara gelişine ve bugün CHP'nin siyasal alandaki etkinliğinin sınırlandırılmasına, hatta siyasal sistem içerisinde işlevsizleştirilmesine yönelik gelişmelere kadar uzanan süreçler birbirinden bağımsız siyasi olaylar dizisi değildir.
Bu süreçler, Türkiye'nin hangi siyasi, hukuki, kültürel ve medeniyet yönelimi üzerinde yürüyeceğine ilişkin uzun süreli tarihsel mücadeleleri ifade etmektedir. Türkiye'nin modernleşme sürecinin süreklilik gösteren devlet-toplum ve merkez-çevre gerilimleri çerçevesinde şekillendiği çeşitli çalışmalarda ortaya konmuştur.
Modernleşmenin tek doğrusal bir süreç olmadığı ve farklı toplumların farklı tarihsel yollar izleyebileceği literatürde de tartışılmaktadır. Karşılaştırmalı medeniyet yaklaşımı çerçevesinde medeniyetlerin uzun dönemli sürdürülebilirliği üretici kapasite (generative capacity), birikimsel süreklilik (cumulative continuity), kurumsallaşma (institutionalization), aktarım kapasitesi (transmission) ve uyarlanabilirlik (adaptability) gibi boyutlar üzerinden değerlendirilebilir. Türkiye açısından sorun, bu unsurların eksikliğinden çok, bunlar arasındaki koordinasyonun sürekli yön değiştiren tarihsel süreçler tarafından kesintiye uğraması olabilir.
Türkiye'nin Kurumsal Zigzagları
Türkiye'nin bozuk iktisadi yapısının temelleri yalnızca yanlış faiz politikalarında, bütçe tercihlerinde veya döviz kuru yönetimindeki hatalarda aranmamalıdır. Bu temeller, medeniyet ve kültür çelişkisi boyutuna sahip tarihsel kırılmaların içinde bulunmaktadır.
Yaklaşık iki yüz yıldır hukukta, siyasette, eğitimde, anayasal düzende ve tüm bu unsurların birlikte oluşturduğu kültürel yaşamda Türkiye sürekli zigzaglar çizmektedir. Bu zigzaglar ekonomik yaşamda da kendisini yeniden üretmektedir.
Bazı toplumlarda siyasi kırılmalar medeniyet sürekliliğini tamamen ortadan kaldırmamıştır. Çin örneğinde, siyasi parçalanmalar veya rejim değişimleri çoğu zaman kültürel ve kurumsal devamlılığı bütünüyle kesintiye uğratmamıştır. Türkiye'de ise, siyasi dönüşümler çoğu zaman hukuki, eğitimsel ve kültürel yönelimlerin yeniden tanımlanmasına yol açmıştır.
Ekonomik tartışmaların önemli bölümü faiz oranları, rezerv düzeyleri, bütçe açıkları, döviz kuru hareketleri veya enflasyon verileri etrafında şekillenmektedir. Ancak, aynı anda daha derin ve daha belirleyici bir süreç de yaşanmaktadır.
Yargının bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesi sürekli tartışma konusudur. Kurumsal öngörülebilirlik zayıftır. Anayasa, sürekli yeniden tartışılan bir belgedir. Siyasi rekabet alanı giderek daralmaktadır. Uzlaşı kültürü neredeyse yok denebilecek bir noktadadır. Eğitim sistemi sürekli yön değiştirmektedir.
Ekonomik aktörler sistemin geleceğine ilişkin belirsizlik yaşamaktadır. Belirsizlik yalnızca mevcut ekonomik koşullardan değil, gelecekteki kurumsal yapıya ilişkin beklentilerden de beslenmektedir. Ekonomik aktörler yarının kurallarının bugünle aynı kalıp kalmayacağını fiyatlamak zorunda kalmaktadır.
Türkiye'de birbirinden yüz seksen derece farklı yönlerde hareket etmeye eğilimli toplumsal kesimler ortak değerler üreten kültürel bir bütünlük oluşturamamaktadır. Her toplumda hukukta, siyasette, eğitimde veya kültürel yaşamda anlaşmazlıklar ortaya çıkabilir. Bu olağan bir durumdur.
Ancak, Türkiye'de ortaya çıkan ayrışma çok daha derin bir düzeyde gerçekleşmektedir.
Türkiye'nin tarihsel olarak sentezleyici bir karakter taşıdığı ileri sürülebilir. Farklı kültürel, siyasal ve medeniyet unsurlarını bir araya getirme kapasitesi önemli avantajlar yaratmıştır. Ancak ortak kurumsal normlar üzerinde süreklilik sağlayan bir uzlaşının üretilemediği koşullarda aynı özellik kurumsal zigzaglar ve koordinasyon sorunları da yaratabilmektedir.
Pek çok toplum aynı kitabın bölüm başlıkları üzerinde anlaşmazlık yaşayabilmektedir. Türkiye'de ise ayrışma daha temel bir düzeyde gerçekleşmektedir. Alt sosyal yapılar çoğu zaman aynı kitabın konusu üzerinde dahi ortak bir noktada buluşamamaktadır. Dolayısıyla, sorun yalnızca görüş ayrılığı değildir. Sorun, ortak düşünsel zeminin üretilememesidir.
Hukukta, siyasette, eğitim sisteminde, anayasada ve kültürel yaşamda ortaya çıkan yön değişimleri ekonomik yapıda da sürekli kırılmalar yaratmaktadır.
Güç ilişkilerinin sert yaşandığı koşullar altında ortaya çıkan gelir dağılımı bozulmaları enflasyonu düşürmeyi mümkün kılmadığı gibi, gelir dağılımı bozukluğu enflasyonun güçlü yapısal nedenlerinden birine dönüşmektedir. Bu nedenle, düşük enflasyon kavramının da doğru biçimde tanımlanması gerekmektedir.
Düşük Enflasyon Nedir?
Düşük enflasyon tek haneli enflasyon değildir. Düşük enflasyon, yaklaşık %2-2.5 düzeyindeki fiyat artışlarını ifade etmektedir. Buna karşılık, %3 veya %4 düzeyine yükselen enflasyon birçok gelişmiş ekonomide politika yapıcıların önlem alma ihtiyacı hissettiği seviyelerdir.
Türkiye'de, 2010'lu yılların başlarında yaklaşık %6-8 aralığındaki seviyelere kadar gerileyen bir enflasyon görünümü ortaya çıkmıştır. Ancak, söz konusu düzeylerdeki enflasyon oranları birçok ülkenin Covid-19 döneminde acil müdahale ihtiyacı hissettiği yüksek bir enflasyon seviyeleridir. Türkiye, enflasyonu bazı dönemlerde aşağı çekebilmiş olsa da düşük enflasyon koşullarına hiçbir zaman ulaşamamıştır.
Bugün, Arjantin dışında birçok gelişmekte olan ülke %4 ile %7 arasında değişen enflasyon oranları altında yaşamaktadır. Bu ülkeler de ağır siyasal ve sosyal sorunlar yaşayabilmektedir. Eğitim sistemlerinde ciddi sorunlar bulunabilir. Hukuki işleyişlerinde düzensizlikler olabilir. Bazıları doğal kaynak avantajlarını kullanıyor olabilir.
Medeniyet boyutlu çelişkiler yaşayan toplumlarda farklı ekonomik sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Bununla birlikte, her ülkenin tarihsel, sosyal ve siyasal dinamikleri farklı olduğundan, söz konusu sorunların nedenleri ve sonuçları da kendilerine özgü analizler gerektirmektedir.
Fiyat İstikrarından Önce Toplumsal İstikrar
Türkiye için temel soru enflasyonun nasıl düşürüleceği değildir. Soru, çok daha derinlerdedir. Türkiye, yukarıda ortaya konan tarihsel, kültürel, siyasal ve medeniyet boyutlu çelişkiler içinde düşük enflasyonlu bir ülkeye dönüşebilecek midir?
Türkiye'nin enflasyon sorunu, neoliberal dönemin ekonomiyi faiz, kur, bütçe ve benzeri teknik değişkenlere indirgeme eğilimiyle tanımlanabilecek bir sorun değildir. Sorun çok daha derin bir düzeyde bulunmaktadır. Sorun, toplumun hangi ortak hukuki, siyasal ve kültürel zemin üzerinde yeniden örgütleneceğidir. Bu yaklaşım, ekonomik performansın yalnızca teknik politika araçlarının değil, aynı zamanda kurumsal ve toplumsal düzenin de bir ürünü olduğu görüşüyle uyumludur.
Kalıcı fiyat istikrarı, teknik politika araçlarının tek başına sağlayabileceği bir sonuç değildir. Kalıcı fiyat istikrarı, toplumsal istikrarın sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.