top of page

Venezuela, Petrol ve Emperyalizm

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun Amerika Birleşik Devletleri tarafından ele geçirilmesi, 1945’ten bu yana uluslararası düzeni yapılandıran hukuki ve normatif sınırlamalar açısından derin bir kırılma anlamına gelmektedir. Maduro rejimine ilişkin ahlaki değerlendirme ne olursa olsun, bu olay çok daha temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Bir egemen devletin başkanı hangi gerekçelerle başka bir ülke tarafından zorla görevden alınabilir ve hukukun yerini güç aldığında sonuçları ne olur?


İleri Sürülen Gerekçeler ve Kanıt Sorunu


Trump yönetimi, Maduro’nun ele geçirilmesini uyuşturucu terörizmi ve uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin iddialara dayandırmaktadır. Ancak, söz konusu operasyondan önce herhangi bir uluslararası yargı süreci işletilmemiş, Maduro’ya ilişkin herhangi bir hukuki talepte bulunulmamış ve hiçbir çok taraflı uluslararası kurum operasyona onay vermemiştir. Dolayısıyla, kullanılan kanıt standardı bütünüyle ABD iç hukukuna dayalı ve tek taraflıdır.


Uluslararası hukuka göre (BM Şartı, Madde 2(4)), yabancı bir ülke liderini çeşitli suçlarla itham etmek, başka bir ülkeye o lidere karşı askeri güç kullanma hakkı vermez.

Dahası, ABD istihbarat değerlendirmeleri de geçmişte Venezuela’nın ABD’ye yönelik uyuşturucu akışlarında merkezi bir rol oynadığı iddialarını sorgulamıştır. Özellikle fentanyl tedarik zincirleriyle karşılaştırıldığında, bu iddiaların zayıf kaldığını ortaya koymuştur. Şeffaf, bağımsız biçimde sınanmış kanıtların yokluğu, bu operasyonu bir kolluk faaliyeti olmaktan çıkararak zorlayıcı bir rejim müdahalesine dönüştürmektedir.


Meselenin Merkezinde Petrol


Her türlü belirsizliği ortadan kaldıran unsur Trump yönetiminin kendi söylemidir. Başkan Trump, operasyonu açıkça petrolle ilişkilendirmiş, Venezuela’nın kaynaklarının “Amerika Birleşik Devletleri’nden alındığını” ve şimdi “geri alınması” gerektiğini ifade etmiştir. Bu husus önemlidir. Zira Venezuela, Dünya’nın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesidir. Rezervler 300 milyar varilin üzerindedir. Bu miktar, küresel rezervlerin yaklaşık olarak %17’sine karşılık gelmektedir. Buna karşın Venezuela, küresel petrol üretiminin yalnızca yaklaşık %1’ini gerçekleştirmektedir. Bu durum, onlarca yıllık kötü yönetim, yaptırımlar ve sermayesizliğin bir sonucudur.


Veriler, altta yatan yapıyı ortaya koymaktadır. Venezuela, mevcut üretim düzeyi nedeniyle değil, gelecekteki çıkarım potansiyeli nedeniyle stratejik öneme sahiptir. Siyasal otorite üzerindeki denetim, gelecekteki petrol gelirleri üzerindeki denetimden ayrılmaz hale gelmektedir. Petrolün açıkça bir saik olarak dile getirilmesi, insani ya da hukuki zorunluluk iddialarının inandırıcılığını tamamen ortadan kaldırmaktadır.


ABD Hukuku Açısından Hukuka Aykırılık


ABD anayasa hukuku açısından bakıldığında, bu operasyon önemli sorunlar barındırmaktadır. ABD Anayasası’nın I. Maddesinin 8. Bölümü, savaş yetkisini Kongre’ye vermektedir. Başkanlar bu sınırı sıkça zorlamış olsa da, genellikle 2001 tarihli Askeri Güç Kullanma Yetkisi (AUMF) gibi kongre onaylarına dayanmışlardır. Venezuela örneğinde ise savaş ilanı yoktur, AUMF yoktur ve Kongre onayı yoktur.


Bu tür bir yetkilendirme olmaksızın sürdürülen askeri eylemler (savaş hali olmasa dahi), anayasal kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal etmektedir. Yaygın biçimde hukuki ve ahlaki bir başarısızlık olarak görülen Irak Savaşı dahi Kongre onayıyla yürütülmüştür. Burada ise bu asgari usuli meşruiyet dahi mevcut değildir.


Yabancı Düşmanlar Yasası ve Suçun Savaş Olarak Yeniden Tanımlanması


Venezuela operasyonunun hukuki mantığı bir anda ortaya çıkmamıştır. Bu yaklaşım, Trump’ın Mart ayında, 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası’nı yürürlüğe koymasıyla önceden şekillenmiştir. Bu yasa, Fransa ile yaşanan yarı savaş döneminde kabul edilmiş bir savaş hukuku düzenlemesidir.


Yasa, düşman bir yabancı gücün vatandaşlarının ancak ilan edilmiş bir savaş ya da istilâ durumunda gözaltına alınmasına ve sınır dışı edilmesine izin vermektedir.


Bu yasa devreye sokulurken, yönetim Venezuelalı suç örgütü Tren de Aragua’nın ABD’ye karşı bir “istilâ” yürüttüğünü ilan etmiştir. Bu gerekçeyle, söz konusu örgütle ilişkili olduğu iddia edilen kişiler, olağan ceza ve göç prosedürleri devre dışı bırakılarak, yargı süreci işletilmeden gözaltına alınmış ve sınır dışı edilmiştir.


Bu hamle, hukuki ve kavramsal açıdan üç nedenle önemlidir.


Birincisi, Yabancı Düşmanlar Yasası, bir savaş durumu varsaydığı için temel usuli güvenceleri askıya almaktadır.


İkincisi, yönetimin çete faaliyetlerini “istilâ” olarak çerçevelemesi, kritik bir hukuki dönüşüm yaratmaktadır. Suç, savaş olarak yeniden tanımlandığında olağan kanıt standartları geçerliliğini yitirir. Kanıtın yerini şüphe, yargısal sürecin yerini yürütme takdiri alır.


Üçüncüsü, Tren de Aragua’nın Venezuela ile ilişkilendirilerek istilâcı bir güç olarak adlandırılması, iç hukukta olağanüstü yetkilerle dış askeri müdahale arasında bir köprü kurulmasına yol açmıştır.


Bu nokta önemlidir. Zira, Yabancı Düşmanlar Yasası anayasal olarak ancak savaşın hukuken tanındığı varsayımı altında kabul edilebilir. Böyle bir tanıma olmaksızın kullanılması, Beşinci Değişiklik’te güvence altına alınan adil yargılanma hakkını ve savaş yetkisini Kongre’ye veren kuvvetler ayrılığı ilkesini zedelemektedir.


Uluslararası Hukuk Açısından Hukuka Aykırılık


Uluslararası hukuk bu konuda daha da nettir. BM Şartı, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanımını ve güç tehdidini yasaklamaktadır. Tanınan istisnaların hiçbiri burada geçerli değildir. Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi yoktur, Madde 51 kapsamında inandırıcı bir meşru müdafaa iddiası yoktur ve Venezuela’nın meşru makamlarından alınmış geçerli bir rıza bulunmamaktadır.


Daha da ciddi olan ise, uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle hedef alınan teknelere yönelik ABD saldırılarına dair haberlerdir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve teamül hukuku, yargısız infazları açık biçimde yasaklamaktadır. Yakın ve kaçınılmaz bir tehdit olmaksızın, yargı süreci işletilmeden insanları öldürmek, kolluk faaliyeti ile savaş arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Oysa, uluslararası insancıl hukuk tam da bu ayrımı korumak için vardır. Hukukçuların vurguladığı gibi, savaşı cinayetten ayıran şey hukukun varlığıdır.


Tarihsel Süreklilik: Monroe Doktrini’nin Uygulamadaki Karşılığı


ABD, tarihsel bir boşlukta hareket etmemektedir. Monroe Doktrini’nden (1823) bu yana Washington, batı yarımküre üzerinde özel ayrıcalıklar talep etmiştir. 20. yüzyıl boyunca bu doktrin Guatemala’da (1954), Şili’de (1973), Küba’da (1961), Nikaragua’da (1981–1990) ve Panama’da (1989) gerçekleştirilen müdahaleleri meşrulaştırmıştır. Ortaya çıkan tablo tutarlıdır. Düzen, güvenlik ya da demokrasi adına hükümetler istikrarsızlaştırılmış ya da devrilmiş, ancak sonuçlar kurumsal çöküş, toplumsal travma ve kalıcı istikrarsızlık olmuştur.


Latin Amerika’nın ötesinde de benzer bir mantık Irak, Libya ve Afganistan’daki ABD ulus inşa girişimlerini şekillendirmiştir. Hiçbiri istikrarlı ve meşru bir siyasal düzen üretmemiştir. Hepsi insani felaketler ve uzun vadeli güvensizlik yaratmıştır. Dolayısıyla tarih, zor yoluyla rejim değişikliğinin adalet ya da barış getirdiği iddiasını desteklememektedir.


Tırmanan Tehditler ve Zorlayıcı Duruşun Genişlemesi


Venezuela etrafında şekillenen stratejik mantık, Caracas ile sınırlı kalmamıştır. Başkan Trump, Kolombiya’ya karşı askeri eylem tehdidinde bulunmuş ve Küba’daki komünist rejimin “kendi kendine düşmeye hazır” olduğunu söylemiştir.


Uluslararası tepkiler bu söylemin yıkıcı niteliğini daha da görünür kılmaktadır. Fransa, ABD’nin yenilenen tehditlerine karşılık olarak Danimarka’nın Grönland üzerindeki egemenliğini açık biçimde desteklediğini yeniden ilan etmiştir. Avrupa başkentlerinden gelen bu tür diplomatik tepkiler, tek taraflı zorlayıcı tehditlerin normalleşmesine yönelik küresel kaygıyı yansıtmaktadır.


Bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, yönetimin stratejisinin hukuki iddialarla sınırlı olmadığı, daha geniş bir askeri gözdağı ya da müdahale ağına doğru tırmandığı görülmektedir.


Nüfuz Alanları ve Emperyal Düşüncenin Geri Dönüşü


Venezuela etrafındaki dil, daha geniş bir kavramsal kaymaya işaret etmektedir. “Nüfuz alanları” fikri, 19. yüzyıl emperyal konferanslarında (en çarpıcı biçimde Afrika’nın Avrupa tarafından paylaşılmasında ve daha sonra 1919 Paris Barış Konferansı gibi savaş sonrası düzenlemelerde) kurumsallaşmıştır. Bu yaklaşım, hiyerarşik bir egemenlik anlayışına dayanır. Büyük güçler, yerel rızaya bakmaksızın bölgeler üzerinde ayrıcalıklı haklar talep eder.


Bölgesel üstünlüğün açık biçimde ilan edilmesi ve tek taraflı hareket edilmesiyle ABD bu emperyal dili yeniden canlandırmaktadır. Bu, yalnızca bölgesel bir mesele değildir. Böyle bir mantık normalleştirildiğinde, sınırlandırılamaz. Caracas’ta egemenlik koşullu hale gelirse, başka yerlerde de koşullu hale gelir. Bu emsal altında, Çin’in Tayvan’a yönelik olası bir hamlesine yönelik itirazlar hukuki ve ahlaki gücünü yitirir.


Sonuç


Bu makale Nicolás Maduro’yu ya da O’nun yönetim anlayışını savunmamaktadır. Güce karşı hukuku, ayrıcalığa karşı egemenliği ve emperyal reflekslere karşı barışı savunmaktadır. Geçen yüzyılın dersi açıktır. Rejimleri zor yoluyla dağıtmak adalet, demokrasi ya da istikrar üretmez, kaos üretir.


Venezuela’da tanık olduğumuz şey bir istisna değil, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde sömürgeci bir zihniyetin yeniden ortaya çıkışıdır. Tarih, bedelin yalnızca büyük güçler tarafından ödenmeyeceğini göstermektedir.


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page