Üç Bin Yıllık Bir Kimlik Tarihi: Yunan, Helen, Rum
- Arda Tunca
- 2 gün önce
- 14 dakikada okunur
Tarihsel kimlikleri bugünün değerleri üzerinden açıklamak yanıltıcı yargılara ulaşmaya neden olabilir. Yunan, Helen, Rum ve Batı dillerinde Greek adlandırmaları bu yanıltıcı yargının bir sonucu olarak kullanılabilmektedir. Oysa, bu sözcüklerin her biri Ege, Anadolu, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz'in farklı dönemlerinde ortaya çıkmış tarihsel ilişkilerin izlerini taşımaktadır.
Modern Yunanca’da bir Yunan kendisini Έλληνες (Ellines), ülkesini de Ελλάδα (Ellada) olarak adlandırır. Her iki sözcük de antik Hellēn ve Hellas adlarının devamıdır. İngilizce’de, aynı toplum Greek, Fransızca’da Grec, İtalyanca’da Greco olarak adlandırılır.
Türkçe’de, Yunan kelimesiyle beraber bir başka kelime daha bulunmaktadır: Rum. Rum, Doğu Roma'nın Rhomaioi adından Osmanlı’ya intikal etmiştir. Osmanlı döneminde terim, özellikle Roma mirasını taşıyan Ortodoks kilise ve cemaat çevreleriyle bağlantılı olarak kullanılmıştır. Sözcüğün kullanımının kapsamı dönemden döneme değişmiştir. Ancak, modern anlamdaki ‘Yunan’ sözcüğü ile bütünüyle örtüşmemiştir.
Yunan sözcüğünün kökeninde İonlar bulunur. Rum’un kökeninde Roma vardır. Batı dillerindeki Greek, Latince Graecus sözcüğünden gelmektedir. Modern Yunanların kendileri için kullandıkları Helen adı antik çağda dar bir topluluk adından doğmuş ve geniş bir ortak kimliğin adına dönüşmüştür.
Bu kelimelerin tarihi, yaklaşık olarak üç bin yıl boyunca Ege, Anadolu, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz'de kimliklerin nasıl oluştuğunu, genişlediğini, birbirlerinin üzerine katmanlaşarak nasıl yerleştiğini anlatır. Bu uzun tarihin başlangıcında bugünkü anlamıyla tek bir Yunan kimliği yoktur.
Muhtemelen M.Ö. 8. yüzyılda yaşamış olan Homeros'un İlyada'sında, Troya'ya karşı savaşan toplulukların tümü için ortak bir Helen adı kullanılmamıştır. Homeros, bu toplulukları Achaioi, Danaoi ve Argeioi, diğer bir deyişle Akhalar, Danaolar ve Argoslular olarak adlandırmıştır. Hellenes adı İlyada'da geçmekle birlikte, bütün bu toplulukları kapsayan ortak bir kimliği ifade etmemiştir. Ad, esas olarak Akhilleus'un yönetimindeki Phthia çevresindeki belirli bir toplulukla ilişkilidir. Thukydides, yaklaşık dört yüzyıl sonra tam olarak bu terminolojik problemi tartışmıştır. Benzer biçimde Hellas da henüz daha sonraki dönemlerde olduğu gibi bütün Yunan coğrafyasının adı değildir.
M.Ö. 1. binyılın ilk yüzyıllarında, bugün antik Yunan dünyasının unsurları olarak değerlendirdiğimiz İonlar, Aioller, Dorlar ve Akhalar gibi çeşitli topluluklar bulunuyordu. Bu topluluklar farklı Yunanca lehçeleri, kendilerine özgü köken ve soy anlatıları ve bölgesel gelenekleriyle birbirlerinden ayrılıyorlardı. O dönemde, bu toplulukların üzerinde bugünkü anlamıyla yerleşmiş ortak bir Helen kimliğinden söz etmek güçtür.
İon dünyası Attika'dan Ege adalarına ve Batı Anadolu'daki Miletos, Ephesos ve Priene gibi kentlere uzanırken, Dor kimliği Peloponnesos'un önemli bir bölümünde, Girit'te ve güneydoğu Ege'de güçlüydü. Aiol toplulukları ise Tesalya, Boiotia, Lesbos ve Anadolu'nun kuzeybatı kıyılarıyla bağlantılıydı.
İonlar’dan Helenlere
Bölgesel aidiyetlerin üzerinde toplulukları tek bir siyasal toplum haline getiren bir devlet bulunmuyordu. M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllardan itibaren gelişen polis düzeninde Atina, Sparta, Korinthos, Thebai, Miletos ve diğer kentler bağımsız siyasal topluluklardı. Bir insanın kimliği doğduğu kentle, bölgesel aidiyetiyle, lehçesiyle, diniyle ve soy anlatısıyla birlikte şekilleniyordu. Miletoslu biri hem Miletoslu hem İon, Spartalı biri hem Spartalı hem Dor olabiliyordu. Bu toplulukların tümü bugün antik Yunan dünyası içinde sınıflandırılır. Ancak, onları kapsayan daha geniş Helen kimliği baştan beri adlandırılmış ve değişmez bir kimlik değildi. Bu kimlik, yerel ve bölgesel aidiyetleri ortadan kaldırmadan, zaman içerisinde onların üzerinde daha geniş bir ortaklık duygusu olarak gelişmiştir.
Türkçe’deki Yunan kelimesinin hikâyesi de bu kompleks dünyanın içinden çıktı. M.Ö. 6. yüzyılın ortalarında Pers Kralı II. Kyros'un Lydia Kralı Kroisos'u yenmesiyle Ahameniş İmparatorluğu Batı Anadolu'ya ulaştı. M.Ö. 547/546 civarında Lydia egemenliğinin sona ermesinin ardından kıyıdaki Yunan kentleri Pers hâkimiyetine girdi. Perslerin karşılaştıkları toplulukların önemli bir bölümünü İonlar oluşturuyordu. Eski Persçedeki Yaunā adı Yunanca Iōnes (İonlar) ile bağlantılıydı. Pers kullanımında bu adın kapsamı zamanla genişledi ve yalnızca İonia'nın sakinlerini değil, farklı Yunan topluluklarını da ifade eder hale geldi.
Bir Yunan topluluğunun adı, Doğu'dan bakıldığında daha geniş Yunan dünyasının adına dönüştü. Bu kullanım İran kültüründe yaşamaya devam etti. Arapça’daki Yūnān ve Türkçe’deki Yunan biçimlerine büründü. Türkçe’de bugün kullanılan Yunan adı bu nedenle modern Yunanların kendi kullandıkları Hellēn adından değil, antik İonların isminden türemiştir. Bir bakıma Türkçe, Pers İmparatorluğu'nun iki bin beş yüz yıl önce Batı Anadolu'da kurduğu temasın hafızasını taşımaktadır. Persler, batılarındaki bu dünyayı İonların adıyla tanırken, aynı topluluklar kendilerine başka bir ortak ad verdiler: Helen.
M.Ö. 8. ile 6. yüzyıllar arasında Yunan topluluklarının Akdeniz ve Karadeniz boyunca gerçekleştirdiği büyük yerleşim hareketleri Helen adının yayılmasında önemli rol oynamıştır. Güney İtalya ve Sicilya'dan Kuzey Afrika'ya, Marmara'dan Karadeniz kıyılarına kadar yayılan kentler ve ticaret ağları, Ege'deki farklı toplulukları geniş bir dolaşım alanının parçaları haline getirmiştir. Coğrafi yayılma ile beraber birbirinden uzak Yunan yerleşimleri arasındaki ağlar ortak bir Yunan dünyasının oluşmasına katkıda bulunmuştur.
Olympia ve Delphi gibi kutsal merkezler, Panhellenik festivaller, tanrılar, kahramanlık anlatıları ve Homeros destanlarının yaygınlaşması siyasal bakımdan bağımsız topluluklar arasında ortak bir kültürel zemin yaratmıştır. Geleneksel tarihlendirmeyle M.Ö. 776'da başlayan Olympia oyunlarının önemi farklı kentlerden gelen insanların kendilerini daha geniş bir dinsel ve kültürel dünyanın üyeleri olarak görüyor olmalarıydı. Helen adı bu süreçte dar anlamda bir kullanımdan çıkarak bu dünyanın ortak adı haline gelmiştir.
M.Ö. 5. yüzyılın başındaki Pers savaşları ile konu yeni bir boyut kazanmıştır. M.Ö. 499'da başlayan İon Ayaklanması'nın M.Ö. 494'te Miletos'un düşmesiyle bastırılmasından sonra çatışma Ege'nin batısına taşınmıştır. M.Ö. 490'daki Marathon Muharebesi'ni, M.Ö. 480'de Thermopylai ve Salamis, M.Ö. 479'da Plataia izlemiştir. Pers İmparatorluğu karşısında bazı Yunan polislerinin birlikte savaşması, oluşmakta olan Helen ortaklığını güçlendirmiştir.
Herodot'un M.Ö. 5. yüzyılın ikinci yarısında kullandığı “to Hellenikon” kavramı söz konusu dönüşümün ispatıdır. Histories'te ortak kan, ortak dil, tanrıların ortak tapınakları ve kurbanları ile ortak gelenekler Helenleri birbirine bağlayan unsurlar arasında sayılır. Helen adı, zamanla Homeros'taki sınırlı kullanımından farklı bir anlama sahip olur.
M.Ö. 431'de başlayan ve M.Ö. 404'e kadar devam eden Peloponnesos Savaşı'nda Atina ve Sparta'nın önderlik ettiği iki büyük blok birbirlerini adeta tüketmişlerdir. Ortak Helenlik kavramı siyasal bir birlik yaratamıyordu. Atinalı bir İon ile Spartalı bir Dor kendilerini Helen dünyasının parçaları olarak görebiliyor ama birbirleriyle savaşabiliyorlardı. Antik Helenlik, polis ve bölgesel aidiyetleri ortadan kaldıran tekil bir ulusal kimlik değil, onların üzerine yerleşen daha geniş bir kültürel aidiyeti ifade ediyordu.
Söz konusu yapı M.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında Makedonya'nın yükselişiyle değişime uğramaya başlamıştır. II. Philippos'un M.Ö. 338'de Khaironeia'da Atina ve Thebai kuvvetlerini yenmesi Yunan polislerinin bağımsız güç dengelerini büyük ölçüde sona erdirmiştir. II. Philippos'un M.Ö. 336'da öldürülmesinden sonra oğlu Büyük İskender M.Ö. 334'te Hellespontos'u (Çanakkale Boğazı) geçerek Pers İmparatorluğu'na saldırmıştır. M.Ö. 333'te Issos'ta (bugünkü Erzin, Hatay yakınları), M.Ö. 331'de Gaugamela'da (bugünkü Kuzey Irak'ta, Erbil-Musul bölgesi) III. Dareios'u yenilgiye uğratmıştır. İskender, M.Ö. 323'te Babil'de öldüğünde egemenlik alanı Mısır'dan Mezopotamya ve İran'a, oradan Orta Asya'ya kadar uzanmaktaydı.
Helenistik Dünyanın Doğuşu
İskender'in M.Ö. 323'te ölümüyle başlayan Helenistik dönem, Helenliğin tarihindeki en büyük dönüşümlerden birinin başlangıcıdır. İskender, ardında yetişkin bir varis ve imparatorluğun geleceğini belirleyen bir siyasi düzen bırakmamıştır. Bu nedenle, generalleri ve yakın çevresindeki yöneticiler, daha sonra Diadokhoi (Halefler) olarak adlandırılan bir iktidar mücadelesine girişmişlerdir. M.Ö. 323'ten itibaren yaklaşık kırk yıl boyunca devam eden Diadokhlar Savaşları sırasında İskender ele geçirdiği topraklar rakip hanedanların yönetiminde parçalanmıştır.
M.Ö. 301'deki Ipsos Muharebesi bu sürecin dönüm noktalarındandır. M.Ö. 281'de, Batı Anadolu'da, Sardes (Salihli) yakınlarındaki Korupedion Muharebesi ise, ilk kuşak Diadokhlar arasındaki mücadelelerin son büyük hesaplaşması olmuştur. Bu uzun parçalanma sürecinin sonucunda Ptolemaiosların (Betlamyuslar) Mısır'ı, Seleukosların geniş Asya toprakları ve Antigonidlerin Makedonya'sı Helenistik dünyanın başlıca krallıkları haline gelmiştir. İskenderiye, Antiokheia (Antakya) ve Pergamon (Bergama) gibi merkezler yeni kültürel odaklara dönüşmüştür.
Kültürel yayılmanın en önemli araçlarından biri Koine Yunanca’sı olmuştur. Yunanca’da ortak anlamına gelen koinē, esas olarak Atina ve çevresinde konuşulan Attika lehçesi temelinde gelişen ortak Yunanca’dır. İskender'in fetihleriyle birlikte, M.Ö. 4. yüzyılın sonlarından itibaren farklı Yunanca lehçelerini konuşan topluluklar arasında ortak iletişim dili haline gelmiş ve Helenistik dünyanın genişlemesiyle Mısır'dan Mezopotamya'ya kadar yayılmıştır.
Helenlik yalnızca Ege'deki belirli toplulukların ortak soy ve kültür bilincini ifade etmekten uzaklaşarak daha geniş bir kültürel anlam kazanmıştır. Yunan dili ve eğitimi, edebiyat, felsefe, sanat ve kent kurumları farklı kökenlerden insanların katılabildiği bir Helenistik dünyanın unsurları haline gelmiştir. Diğer yandan Helenleşme, yerel kimlikleri ortadan kaldırmamıştır. Mısır, Suriye ve Anadolu'nun eski kültürleri yaşamaya devam etmiştir. Karia, Lykia, Lydia ve Phrygia gibi bölgelerde yerel geleneklerle Yunan kültürü birbirleriyle etkileşim içinde olmuştur. Helenistik dünya, geniş bir kültürel melezleşme alanına dönüşmüştür.
Roma'nın Yükselişi ve Helen Dünyasının Fethi
Roma geleneği kentin kuruluşunu Romulus'a ve M.Ö. 753 yılına bağlamıştır. Arkeolojik bulgular, Roma'nın başlangıcının uzun bir yerleşim ve kentleşme süreci geçirdiğini göstermektedir. Tiber Nehri çevresindeki tepelerde, özellikle Palatinus'ta, M.Ö. 10. ve 9. yüzyıllardan itibaren küçük yerleşimler bulunmaktadır.
M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda bu yerleşimler büyümüş ve aralarındaki alanlar ortak kullanım alanlarına dönüşmüştür. Palatinus ile çevresindeki tepeler arasında bulunan ve başlangıçta bataklık olan vadi kurutularak pazar, dinsel törenler, siyasal toplantılar ve kamusal faaliyetler için kullanılan Forum Romanum'a dönüşmüştür. M.Ö. 7. yüzyılın sonlarına doğru Forum'un ortak bir kamusal merkez olarak gelişmesi ayrı yerleşimlerin giderek bütünleştiğini ve Roma'nın örgütlü bir kent-devlet niteliği kazandığını göstermektedir.
Roma'nın oluştuğu Latium, Latin, Sabin ve Etrüsk dünyalarının kesiştiği bir coğrafyada gelişmiştir. Özellikle Etrüsklerin siyasal kurumlar, dinsel uygulamalar, mimari ve kent kültürü üzerindeki etkisi Roma'nın erken tarihinde son derece önemlidir.
Güney İtalya ve Sicilya'daki Yunan yerleşimleri (Naxos, Syrakusai, Katane, Leontinoi, Megara Hyblaia, Gela, Akragas, Selinous, Himera, Zankle, Rhegion, Kroton, Sybaris, Taras, Metapontion, Lokroi Epizephyrioi, Poseidonia, Neapolis, Kyme, Elea) aracılığıyla Helen dünyasıyla temas Roma tarihinin erken dönemlerinde başlamıştır. Dolayısıyla Roma, daha sonra fethedeceği Helen dünyasıyla İtalya'daki gelişiminin erken aşamalarından itibaren etkileşim içindedir. Arkaik Roma, Latin, Sabin, Etrüsk, Yunan ve diğer Akdeniz etkilerinin kesiştiği karma bir kültürel ortamda şekillenmiştir.
Latium (bugünkü Lazio bölgesi), Roma'nın bulunduğu Orta İtalya bölgesinin antik adıdır. Burada yaşayan topluluklar Latince'de Latini (Latinler) olarak adlandırılmıştır. Roma da Latium'da ortaya çıkan Latin kentlerinden biridir. Dolayısıyla, başlangıçta Latin, geniş anlamıyla Romalı demek değildi. Latium'daki belirli toplulukları ifade eden bölgesel ve etnik bir addı.
Geleneksel Roma kronolojisine göre krallık dönemi M.Ö. 509'da sona ermiş ve Cumhuriyet kurulmuştur. Cumhuriyetin ilk yüzyıllarında Roma önce Latium'daki rakipleriyle, ardından Orta ve Güney İtalya'daki diğer topluluklarla mücadele ederek genişlemiştir. M.Ö. 4. ve 3. yüzyıllardaki savaşların sonunda İtalya'nın büyük bölümünde belirleyici güç haline gelmiştir. Bu genişleme Roma'yı Batı Akdeniz'in diğer büyük gücü Kartaca ile karşı karşıya getirmiştir. M.Ö. 264'te başlayan Pön Savaşları Roma'nın ölçeğini değiştirmiştir. Özellikle M.Ö. 218-201 arasındaki İkinci Pön Savaşı'nın ardından Roma yalnızca İtalya'nın güçlü bir kent-devleti değil, Batı Akdeniz'in başlıca siyasal ve askerî güçlerinden biri olmuştur.
Roma'nın Helenistik Doğu'ya müdahalesi bu uzun genişleme sürecinin devamında gerçekleşmiştir. Başka bir ifadeyle, M.Ö. 2. yüzyılda Yunan ve Makedon dünyasının karşısına çıkan Roma Latium'daki küçük yerleşimlerden kent-devlete, kent-devletten İtalya hâkimiyetine ve oradan Akdeniz gücüne uzanan yaklaşık beş yüz yıllık bir siyasal gelişimin sonucudur.
M.Ö. 197'de Kynoskephalai Muharebesi'nde Makedonya Kralı V. Philippos Roma'ya yenilmiştir. M.Ö. 168'de, Pydna'da III. Perseus'un mağlubiyeti Antigonid Makedonya'nın gücünü sona erdirmiştir. M.Ö. 146'da, Korinthos'un Roma tarafından ele geçirilmesi Yunan yarımadasının Roma egemenliğine girmesinin sembolik tarihlerinden biri olmuştur.
M.Ö. 31'de, Actium'da Octavianus'un (Augustus) Marcus Antonius ve Kleopatra'yı yenmesi ve ertesi yıl Mısır'ı ilhak etmesiyle Ptolemaios Krallığı da ortadan kalkmıştır. Kleopatra, Mısır kökenli bir hanedanın değil, İskender'in ölümünden sonra Mısır'da iktidarı ele geçiren Makedon kökenli Ptolemaios (Batlamyus) hanedanının son hükümdarıdır. Böylece, İskender'in M.Ö. 332'de Mısır'ı fethiyle başlayan yaklaşık üç yüzyıllık Helenistik yönetim dönemi sona ermiş ve Mısır, Roma egemenliğine girmiştir.
Siyasal iktidarın Roma'ya geçmesi, Helen dünyasının tarihini sonlandırmamıştır. Roma ile Helen kültürü arasındaki ilişki uzun kimlik tarihinin belirleyici aşamalarından birini oluşturmuştur. Roma, Yunan dünyasını fethetmiştir. Fakat, Yunan kültürü Roma'nın düşünsel ve kültürel yapısına olağanüstü ölçüde nüfuz etmiştir. Roma aristokrasisi Yunanca öğrenmiş, Yunan retoriği yüksek eğitimin temel unsurlarından biri olmuştur. Platon, Aristoteles, Stoacılık ve Epikürcülük Roma düşüncesinin içine girmiştir. Yunan edebiyatı, heykeli, mimarisi ve mitolojisi Roma elit kültürünün ayrılmaz parçalarına dönüşmüştür.
Roma, Yunan dünyasını siyasal ve askerî bakımdan egemenliği altına alırken kendisi de Yunan kültürünün güçlü etkisi altına girmiştir. Romalı şair Horatius'un M.Ö. 1. yüzyılın sonlarındaki ünlü ifadesi tarihsel sürecin mükemmel bir ifadesidir: “fethedilmiş Yunanistan, fatihini fethetti (Graecia capta ferum victorem cepit)”. Horatius'un kastettiği, askerî zaferin Roma'ya, kültürel zaferin ise Yunan dünyasına ait olmasıydı. Yunan edebiyatı, felsefesi, sanatı ve eğitim anlayışı Roma kültürünün şekillenmesinde merkezi bir rol oynamıştır.

Roma egemenliği altında Helen ve Romalı kimlikleri birbirini dışlamamıştır. İmparatorluğun doğusunda yaşayan biri dili, eğitimi ve kültürü bakımından Helen dünyasına aitken, siyasal ve hukuksal bakımdan Roma dünyasının bir parçası olabilmektedir. Bu gelişmeler ışığında Roma İmparatorluğu'nun doğusunda Yunanca yaşamaya devam etmiştir.
Augustus'un M.Ö. 27'de kurduğu yeni siyasal düzenle (Principatus) birlikte Akdeniz'in geniş bir bölümü aynı siyasal sistem içinde birleşirken imparatorluğun doğu eyaletleri büyük ölçüde Yunanca kültürel alanın içinde kalmıştır. M.S. 1. yüzyılda Yeni Ahit metinlerinin büyük bölümünün Koine Yunanca’sı ile yazılmış olması da Yunanca’nın Doğu Akdeniz'deki yaygınlığının son derece önemli göstergelerinden biridir.
Roma Vatandaşlığı ve Değişen Siyasal Kimlik
Roma'nın birkaç yüzyıllık egemenliği sonunda çok daha derin bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Başlangıçta Roma tarafından yönetilen Helen toplulukları zamanla Roma siyasal toplumunun üyelerine dönüşmüşlerdir. M.S. 212'de, Caracalla'nın Constitutio Antoniniana ile imparatorluğun özgür sakinlerinin neredeyse tamamına Roma vatandaşlığı vermesi bu sürecin önemli hukuki aşamalarından biridir. Roma vatandaşlığı, Roma kentinin veya İtalya'nın dar kapsamlı ayrıcalığı olmaktan çıkmıştır. Böylece Anadolu'da, Suriye'de, Mısır'da veya Yunanistan'da yaşayan ve Yunanca konuşan bir kişi de Roma vatandaşı olabilmiştir.
Bu noktadan itibaren Helen dünyası ile Roma arasındaki ilişkiyi yalnızca “Yunanların Roma egemenliği altında yaşaması” olarak anlatmak yetersizdir. Roma kimliği, zamanla Doğu Akdeniz'in Yunanca konuşan nüfusunun siyasal kimliğine dönüşmeye başlamıştır.
Konstantinopolis ve Doğu Roma Dünyası
Dönüşüm, M.S. 4. yüzyılda imparatorluğun ağırlık merkezinin doğuya kaymasıyla daha belirginleşmiştir. I. Konstantinos, eski Byzantion'u kapsamlı biçimde yeniden inşa ettirmiş ve 11 Mayıs 330'da Konstantinopolis'teki yeni imparatorluk başkentinin resmî açılışını gerçekleştirmiştir. Bu tarihte Roma İmparatorluğu henüz Doğu ve Batı olarak ayrılmamıştır. Dolayısıyla, daha sonra tarih yazımında Bizans İmparatorluğu olarak adlandırılacak ayrı bir Doğu Roma İmparatorluğu henüz ortada yoktur. Konstantinos, bir Roma imparatorudur ve Konstantinopolis'i imparatorluğun yeni siyasi ve idari merkezlerinden biri haline getirmiştir. Kent, sonraki yüzyıllarda Roma İmparatorluğu'nun doğudaki başlıca merkezi haline gelmiştir. Böylece kent, imparatorluğun Doğu ve Batı arasındaki idarî bölünmesinden (M.S. 395) 65 yıl önce başkent olmuştur.
I. Theodosius'un M.S. 395'te ölümünün ardından imparatorluk yönetimi oğulları arasında paylaşılmıştır. Arcadius, Konstantinopolis merkezli Doğu'nun, Honorius ise başlangıçta Mediolanum (Milano), M.S. 402'den itibaren ise Ravenna merkezli Batı'nın imparatoru olmuştur. Bu idarî ayrım zamanla kalıcılaşmıştır. Doğudaki siyasal yapı kendisini ayrı ve yeni bir devlet olarak değil, Roma İmparatorluğu'nun devamı olarak görmüştür. Batı'da imparatorluk otoritesi M.S. 5. yüzyıl boyunca giderek çözülmüş ve 476'da Romulus Augustulus'un tahttan indirilmesi Batı'daki imparatorluk makamının fiilî olarak sonunu getirmiştir. Ancak, Julius Nepos 480'e kadar meşru Batı imparatoru sayılmıştır. Roma'nın imparatorluk geleneği Konstantinopolis’te kesintiye uğramadan devam etmiştir.
Bugün, Bizans İmparatorluğu olarak adlandırılan devlet Doğu Roma İmparatorluğu'dur. Ancak, Bizans adı imparatorluğun yaşadığı dönemde kullandığı bir ad değildir. İmparatorluğun sakinleri kendilerini Bizanslı olarak değil, Rhomaioi (Romalılar) olarak tanımlamışlardır. Devletleri de onların gözünde Roma İmparatorluğu’dur. Konstantinopolis'in antik adı olan Byzantion'dan türetilen Bizans teriminin Doğu Roma tarihini tanımlamak amacıyla kullanılması 16. yüzyıl Avrupa tarih yazımına uzanmaktadır. Bununla birlikte, Bizans İmparatorluğu’nun Roma'dan ayrı ve başlı başına bir tarihsel kategori olarak ele alınması ve bu adlandırmanın yaygınlaşması özellikle 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Bizans, söz konusu toplumun kendisine verdiği bir ad değil, daha sonraki tarih yazımının oluşturduğu bir kategoridir. İmparatorluğun kendi siyasal ve toplumsal dünyasında temel ad Roma, toplumsal kolektif adlandırma ise Rhomaioi’dir.
Rhomaioi'den Rum'a
Aynı yüzyıllarda Hıristiyanlaşma, Helen ve Romalı kavramlarının anlamlarını yeniden değiştirmiştir. M.S. 4. yüzyılda Hıristiyanlığın imparatorluk içinde güçlenmesi ve I. Theodosius döneminde Nikaia (İznik) Hıristiyanlığının devletin normatif dini haline gelmesiyle Hellēn sözcüğü Hıristiyan kullanımında zaman zaman pagan anlamı kazanmıştır. Yunanca konuşan bir Hıristiyan, antik Helen kültürünün dilsel ve entelektüel mirası içinde yaşarken kendisini Hellēn yerine Rhomaioi olarak tanımlayabilimiştir.
M.S. 527-565 arasında hüküm süren Justinianus Roma hukukunu daha sonra Corpus Juris Civilis adıyla bilinecek büyük derleme içerisinde sistemleştirmiş ve Batı'daki eski Roma topraklarının önemli bölümünü yeniden ele geçirmeye çalışmıştır. Buna karşılık, imparatorluğun demografik ve kültürel ağırlık merkezi doğuda bulunmakta idi. M.S. 7. yüzyılda, özellikle Herakleios'un 610-641 arasındaki hükümdarlığı sırasında ve sonrasında, Yunanca yönetimde giderek baskın hale gelmiştir.
İmparatorluğun nüfusunun önemli bir bölümü Yunanca konuşuyor, Helenistik kültür mirasını taşıyor ve Hıristiyanlığa mensup bulunuyordu. Buna karşılık, özellikle Yunanca konuşan Doğu Roma toplumunda Rhomaioi (Romalılar) adı güçlü bir siyasal ve kolektif kimliği ifade etmeye devam etmiştir. Yunanca konuşmak ile Romalı olmak birbirinin alternatifi olmamıştır. Türkçe’deki Rum kelimesi bu tarihsel dünyanın içinden doğmuştur.
Arapça kaynaklarda Roma İmparatorluğu ve insanları için al-Rūm ve Rūm adları kullanılmıştır. Kur'an'ın 30. suresinin al-Rūm adını taşıması bu kullanımın erken ve önemli örneklerinden biridir. Rumlar modern Yunanistan'ın insanları değil, M.S. 7. yüzyılın başında Sasani İmparatorluğu ile savaşan Romalılar’dır. Roma adı İslam dünyasının siyasi ve coğrafi terminolojisinde Rūm biçiminde yaşamıştır. Roma adı Latince ve Yunanca’dan Arapça’ya ve ardından İslam dünyasına geçmiştir. Türkler Anadolu'ya ulaştıklarında bu coğrafya İslam dünyasının siyasal ve coğrafi terminolojisinde hâlâ Rūm, diğer bir ifadeyle Roma ülkesiydi. 1071’deki Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'daki Türk hâkimiyetinin genişlemesi bu adlandırmayı ortadan kaldırmamıştır. Anadolu'da gelişen Selçuklu siyasi yapısının “Rum Sultanlığı” olarak bilinmesi bu coğrafi hafızanın devamını göstermektedir.
Rum adı modern anlamdaki Yunan ulusal kimliğini ifade etmemektedir. Anadolu, bir Roma ülkesiydi ve onu yöneten Selçuklu hanedanı bu nedenle Rum'un sultanlarıydı. 13. yüzyılda Konya'da yaşayan Mevlana Celâleddîn'in Rûmî olarak tanınması da Rûm adının coğrafi kullanımının bir örneğidir. Rûmî, Mevlana Celâleddîn'in etnik kökenini değil, hayatını geçirdiği Rûm diyarıyla, diğer bir ifadeyle Anadolu ile bağlantısını ifade etmektedir.
Yunan adı Perslerin İonlarla karşılaşmasının, Rum ise Roma İmparatorluğu'nun doğudaki devamının mirasıdır.
Latin İşgali ve Doğu Roma'nın Son Yüzyılları
1204'te, IV. Haçlı Seferi sırasında Konstantinopolis'in Latinler tarafından ele geçirilmesi Roma dünyasının doğusunda ağır bir siyasi kırılma yaratmıştır. Latinler, Batı Avrupa'nın Roma Kilisesi'ne bağlı Hıristiyanlar’ını ifade etmektedir. Büyük ölçüde Fransız ve Flaman Haçlı kuvvetleri ile Venedikliler’den oluşan bu güçler, Doğu Roma dünyasında genel olarak Latinler olarak adlandırılmıştır. Başlangıçta, Müslümanların kontrolündeki topraklara yönelmesi planlanan IV. Haçlı Seferi, bir dizi siyasi ve mali gelişmenin ardından Konstantinopolis'e yönelmiştir. Ardından, Konstantinopolis'te Latin İmparatorluğu kurulmuştur. Doğu Roma siyasal dünyasının parçalanmasıyla İznik, Epir ve Trabzon'da farklı siyasi merkezler ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında özellikle İznik'te kurulan yönetim Konstantinopolis'teki Roma imparatorluk düzeninin devamı olma iddiasını taşımış ve 1261'de kentin geri alınmasının siyasi zeminini oluşturmuştur.
1261'de, VIII. Michael Palaiologos Konstantinopolis'i geri almış ve Roma imparatorluk yönetimi kentte yeniden kurulmuştur. Geç Bizans yüzyıllarında klasik Yunan kültürüne artan ilgiyle birlikte Helen adının kültürel kullanımı da yeniden belirginleşmiştir. Ancak bu gelişme Rhomaioi kimliğinin ortadan kalktığı anlamına gelmemiştir. Roma ve Helen mirasları farklı bağlamlarda aynı toplum içerisinde yaşamaya devam etmiştir.
29 Mayıs 1453'te, II. Mehmed'in Konstantinopolis'i fethetmesiyle Konstantinopolis merkezli Roma devletinin siyasi tarihi sona ermiştir. Fakat, devletin sona ermesi yüzyıllar içinde oluşmuş Rum kimliğini ortadan kaldırmamıştır. Rum adı, Osmanlı’da yeni bir tarihsel içerik kazanmıştır.
Osmanlı Dünyasında Rum Kimliği
Osmanlı egemenliği altındaki Konstantinopolis'te Ortodoks Patrikhanesi varlığını sürdürmüştür. Ancak, Osmanlı Rum’u ile modern Yunan'ı özdeşleştirmek anakronik bir yaklaşım olur. Osmanlı toplumunda dil, din, hukuki statü ve bölgesel aidiyet gibi unsurlar bugünkü ulus-devlet kategorileriyle örtüşmemekteydi. Rum adı da Osmanlı döneminde ortaya çıkmış bir etnik adlandırma değildi. Kökenini Roma ve Rhomaioi kimliğinden alan daha eski bir tarihsel adlandırmaydı. Doğu Roma'nın uzun tarihi boyunca Yunanca ve Hıristiyanlık bu kimliğin geliştiği dünyanın belirleyici unsurları arasında yer almıştır. Ancak, Rum adı ne yalnızca Yunanca konuşmaya ne de tek başına Ortodoks olmaya indirgenmiştir.
Anadolu'nun Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoksları, dil ile tarihsel kimliğin zorunlu olarak örtüşmediğini gösteren önemli örneklerden biridir. Bu toplulukların önemli bir bölümü Türkçe’yi anadil olarak kullanmış ve Türkçe metinleri Yunan harfleriyle yazmıştır. Buna rağmen kendilerini Rum olarak tanımlayabilen Karamanlılar’ın varlığı, Rum kimliğinin yalnızca Yunanca konuşmakla açıklanamayacağını göstermektedir. Benzer şekilde, Ortodoks olmak da tek başına Rum olmak anlamına gelmemiştir. Rum, kökleri Roma ve Rhomaioi dünyasına uzanan tarihsel bir kimliktir.

Yunan Aydınlanması ve Modern Helen Kimliğinin Doğuşu
18. yüzyılın sonlarında önceki başlıklar altında oluşumu anlatılan yapının içinden yeni bir kimlik anlayışı yükselmeye başlamıştır. Avrupa Aydınlanması ve Fransız Devrimi sonrasında milliyetçilik gelişmiştir. Buna ilave olarak, Yunanca konuşan Ortodoks toplulukların antik Yunan geçmişiyle kurdukları tarihsel bağların yeni bir siyasal dil ile bir kez daha yorumlanması ve Osmanlı dünyasındaki ticari ve entelektüel ağların genişlemesi, Hellēn adının yeniden merkezî bir kimlik kavramı haline gelmesine katkıda bulunmuştur.
1748'de Smyrna'da (İzmir) doğan Adamantios Korais gibi Yunan Aydınlanması'nın önde gelen isimleri, çağdaş Yunanca konuşan Ortodoks toplum ile antik Helen dünyası arasında güçlü bir tarihsel ve kültürel bağ kurmuşlardır. Antik Hellas, oluşmakta olan modern ulusal kimliğin başlıca tarihsel referanslarından biri olarak yeniden yorumlanmaya başlanmıştır.
1821'de, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başlayan Yunan bağımsızlık hareketi yalnızca siyasi bir egemenlik mücadelesi değildir. 1827'de, Navarin'de (Pilos) Osmanlı-Mısır donanmasının İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları tarafından yenilgiye uğratılması, 1829 Edirne Antlaşması ve 3 Şubat 1830 tarihli Londra Protokolü bağımsız Yunan devletinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
1830’daki Londra Protokolü ile Yunanistan'ın bağımsızlığının uluslararası düzeyde tanınması ve 1832'de Londra ve İstanbul’da (Konstantinopolis) yapılan düzenlemelerle yeni devletin sınırlarının, monarşik yönetiminin ve Kral Otto'nun statüsünün belirlenmesi sonucunda bağımsız Yunan devleti siyasal ve hukuksal çerçevesine oturmuştur.
Modern devlet kendisini Hellas, halkını Hellenes olarak tanımlamıştır. Böylece, Homeros döneminde son derece sınırlı bir anlam taşıyan, Arkaik ve Klasik dönemlerde genişleyen, Helenistik çağda kültürel kapsamı dönüşen ve Orta Çağ'da Rhomaioi kimliğinin gerisine çekilen çok eski bir ad, 19. yüzyılda modern ulusal kimliğin merkezine bir kez daha yerleşmiştir. Ancak, modern Yunan kimliğinin ortaya çıkışını antik Helenlerin yeniden doğuşu olarak okumak, aradaki iki bin yılı yok saymak anlamına gelir.
M.Ö. 5. yüzyıl Atina’sı ile 19. yüzyıl Yunanistan’ı arasında Helenistik krallıklar, Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlaşma, Konstantinopolis, Doğu Roma, Rhomaioi kimliği, Ortodoks kilise dünyası ve yüzyıllar süren Osmanlı tarihi vardır. Modern Yunan toplumu bütün bu tarihsel deneyimlerin içinden çıkmıştır. Buna karşılık, antik Helenler ile modern Yunanlar arasında hiçbir tarihsel süreklilik bulunmadığını ileri sürmek de son derece yanıltıcıdır.
Yunanca, fonetik ve gramatik dönüşümler geçirerek varlığını sürdürmüştür. Antik edebî ve düşünsel miras Roma ve Doğu Roma dünyasında korunmuş ve yeniden yorumlanmıştır. Ege, Anadolu ve Konstantinopolis arasındaki kültürel dolaşım devam etmiştir. Hıristiyanlıkla birlikte dinsel kimlik köklü biçimde değişmiş, dilsel ve kültürel bağların önemli bölümü yeni biçimler altında yaşamaya devam etmiştir.
Üç bin yıllık tarihi kesintisiz bir etnik kök üzerinden açıklamak da, birbirinden kopuk dönemlere ayırmak da yetersizdir. Süreklilik vardır ve kimlik, her büyük siyasal ve kültürel dönüşüm içerisinde yeniden inşa edilmiştir.
Üç Bin Yıllık Süreklilik ve Dönüşüm
Yunan, Helen ve Rum aynı toplum için farklı dillerde kullanılan eşanlamlı sözcükler değildir. Her biri yaklaşık üç bin yıllık tarih içerisinde farklı dönemlerin ve farklı tarihsel ilişkilerin izlerini taşımaktadır. Türkçe’deki Yunan adının kökeni İonlara uzanmıştır. İon adı, Perslerin Yaunā adlandırması ile Doğu dillerine aktarılmıştır. Batı dillerindeki Greek, Grec ve Greco biçimleri Roma'nın Graecus/Graeci adlandırmasının devamıdır.
Helen, farklı bir tarihsel yol izlemiştir. Antik Ege dünyasında başlangıçta nispeten dar bir topluluğu ifade eden ad, Arkaik ve Klasik dönemlerde farklı Yunan topluluklarını kapsayan daha geniş bir ortak kimliğe dönüşmüştür. İskender'in fetihlerinin ardından Helenistik dünyanın genişlemesiyle Helenlik yalnızca soy ve bölgesel kökenle değil, dil, eğitim ve kültürle de ilişkilendirilen daha geniş bir anlam kazanmıştır. Roma ve Doğu Roma dönemlerinde bu adın anlamı yeniden değişmiştir. 19. yüzyılda ise, modern Yunan ulusal kimliğinin merkezine yeniden yerleşmiştir.
Rum adının izlediği tarihsel yol Roma'ya uzanmaktadır. Roma İmparatorluğu'nun doğusunda Rhomaioi (Romalılar) kimliği yüzyıllar boyunca yaşamıştır. Yunanca’nın giderek baskın hale geldiği ve Hıristiyanlığın belirleyici olduğu Doğu Roma dünyasında Romalılık yeni tarihsel biçimler kazanmıştır. İslam dünyasında Rūm biçiminde yaşamaya devam eden bu ad, Anadolu'nun ve daha sonra Osmanlı dünyasının siyasal, coğrafi ve toplumsal terminolojisine de yerleşmiştir. Bu nedenle Rum, Yunan'ın eski veya Osmanlıca karşılığı değildir. İki ad farklı tarihsel süreçlerden doğmuştur.
Modern Yunan toplumu da bu tarihsel katmanlardan yalnızca birinin doğrudan devamı olarak açıklanamaz. Antik Helen dünyası ile modern Yunanistan arasında Helenistik krallıklar, Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlaşma, Konstantinopolis merkezli Doğu Roma dünyası, Rhomaioi kimliği ve Osmanlı yüzyılları bulunmaktadır. Yunanca, büyük değişimler geçirerek varlığını sürdürmüştür. Antik edebî ve düşünsel miras farklı dönemlerde korunmuş ve yeniden yorumlanmıştır. Kültürel hafıza yeni dinsel, siyasal ve toplumsal koşullar içerisinde farklı biçimler kazanmıştır.
Üç bin yıllık tarih, ne değişmeden varlığını sürdüren tek bir etnik kimliğin ne de birbirleriyle bağlantısız toplumların tarihidir. Dil, din, siyasal aidiyet, kültür ve adlandırmalar değişmiş, eski kimlikler yeni tarihsel koşullar altında yeniden anlamlandırılmıştır. Yunan, Helen ve Rum aynı şeyi farklı biçimlerde ifade eden adlar değildir. Söz konusu kavramlar, aynı tarihsel dünyanın farklı dönemlerde geçirdiği dönüşümlerin dilde bıraktığı izlerdir.



Yorumlar