top of page

Anlamsız İstihdam ve Kapitalizmin Çelişkisi

Klasik ve özellikle neoklasik iktisat teorileri, rekabetçi piyasa koşulları altında ekonomik aktörlerin kaynakları daha verimli tahsis etmeye yöneleceği varsayımına dayanır. Diğer yandan günümüzde, özellikle hizmet ve finans sektörlerinde milyonlarca anlamsız, toplumsal fayda üretmeyen ve bizzat çalışanlar tarafından dahi gereksiz görülen iş kollarının türemiş olduğu göze çarpmaktadır. Bu işlerin ortaya çıkış mekanizmaları kurumsal feodalizm, finansallaşma ve devletin sosyal krizleri engelleme politikaları üzerinden analiz edilerek yapay zekanın güncel istihdam krizindeki rolüne dair bazı önemli çıkarımlarda bulunulabilir.


​Verimlilik İllüzyonu


​John Maynard Keynes, 1930 yılında yayımladığı "Torunlarımızın Ekonomik İmkanları" başlıklı makalesinde, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde insanların haftada yalnızca 15 saat çalışacağını öngörmüştü. Keynes’in üretkenlik artışına ilişkin öngörüsü büyük ölçüde gerçekleşti. Ancak teknolojik kazanımların çalışma sürelerini dramatik biçimde azaltacağı yönündeki beklentisi gerçekleşmedi. Nitekim, tarım, imalat ve sanayi sektörlerinde üretkenlik arttı ve insan emeğine olan fiziksel ihtiyaç önemli ölçüde azaldı.


​Keynes’in öngöremediği, serbest kalan zamanın insanların refahı ve boş zamanı için kullanılmak yerine sistem tarafından yepyeni bürokratik ve içi boş istihdam alanlarıyla doldurulacağıydı.


​Bugün, modern işgücünün önemli bir kısmı, çalışanların dahi ne işe yaradığını açıklamakta zorlandığı işlerde çalışmaktadır. David Graeber’ın kavramsallaştırmasıyla bu olguya "Bullshit Jobs" (Hikayeden/Anlamsız İşler) denmektedir.


​Kavramsal Çerçeve ve Beşli İş Tipolojisi


​Graeber, anlamsız bir işi, çalışanın bile varlığını bütünüyle haklı çıkaramadığı, ancak işe alım koşulları gereği varmış gibi yapmak zorunda hissettiği, tamamen gereksiz ya da zararlı bir istihdam biçimi olarak tanımlar. Bu noktada kritik ayrım, "kötü işler" (shit jobs) ile "anlamsız işler" (bullshit jobs) arasındadır. Çöpçülük, hasta bakıcılık ya da maden işçiliği zor, az maaşlı ve yıpratıcı işlerdir. Ancak, toplumsal faydaları tartışmasızdır. Buna karşın bazı pozisyonlar, çalışanların kendileri tarafından bile işlevsel katkıları konusunda sorgulanabilmektedir.


​Graeber, modern kurumsal yapılarda gözlemlediği bu anlamsız işleri beş temel kategori altında toplar:


  • Dalkavuklar (Flunkies): Bütünüyle bir başkasının (genellikle üst düzey bir yöneticinin) kendini önemli, güçlü ve nüfuzlu hissetmesini sağlamak amacıyla yaratılan kadrolardır. İş yükü olmadığı halde yalnızca yönetsel prestij amacıyla oluşturulan asistan ekipleri veya görünürlük ve statü amacıyla yaratılan temsil pozisyonları bu sınıfa girer.

  • ​Tetikçiler (Goons): Özünde, toplumsal bir fayda üretmeyen, sadece rakiplerde var olduğu için istihdam edilen agresif veya savunmacı kadrolardan oluşur. Yalnızca rakiplerin faaliyetlerini engelleme veya algı yönetimi amacıyla genişletilen kurumsal hukuk ve PR yapıları bu grupta yer alır.

  • Yarabandları (Duct Tapers): Bu gruptaki çalışanlar, sistemdeki yapısal ve kalıcı bir hatayı kökten çözmek yerine geçici yamalarla işi yürütmekle görevlidir. Kötü tasarlanmış bir yazılım sisteminin hatalarını her gün manuel olarak düzeltmek zorunda kalan veri giriş personeli buna bir örnektir.

  • ​Kutu İşaretleyiciler (Box Tickers): Bir kurumun aslında hiç yapmadığı veya önemsemediği bir eylemi yapıyormuş gibi görünmesini sağlayan formel bürokrasiyi temsil eder. Büyük şirketlerdeki performans analistleri, doldurulması zorunlu olan ama kimsenin okumadığı kurumsal anketleri hazırlayanlar ve bazı uyum (compliance) memurları bu sınıftadır.

  • Görev Dağıtıcılar (Taskmasters): Kendi kendine gayet verimli çalışabilen insanlara sadece iş atamakla görevli olan veya tamamen yeni anlamsız projeler türeterek alt kadroları meşgul eden orta kademe müdürleri ve mikro yönetim uzmanlarını kapsar.

Kapitalizmin Yapısal Paradoksu ve Üretim Mekanizmaları


​Klasik iktisat teorisi, serbest piyasa koşullarında kâr peşinde koşan şirketlerin gereksiz maliyetleri yok edeceğini savunur. Şirketler hayır kurumu olmadığına göre, bu anlamsız işlerin varlığı kapitalizmin rasyonellik iddiası ile çelişki oluşturmaktadır. Bu çelişkiyi açıklayan üç temel dinamik bulunmaktadır:


  • ​Kurumsal Feodalizm ve İç Bürokrasi: ​Büyük kurumsal yapılarda güç ve statü, üretilen artı değerle değil, yönetilen tebaa (alt kadro) sayısı ile ölçülür. Bir departman müdürü, şirket içindeki bütçesini, gücünü ve prestijini korumak için sürekli yeni alt kadrolar talep eder. Şirketin tepe yönetimi kâr odaklı olsa bile, orta kademe bürokrasi kendi varlığını idame ettirmek için yapay bir istihdam balonu yaratır. Bu, feodal dönemdeki senyörlerin sırf ihtişam için etraflarında uşaklar tutması davranışının modern plazalara uyarlanmış halidir.

  • ​Finansallaşma ve Algı Ekonomisi: Bugün, birçok gelişmiş ekonomide şirket değerlemeleri giderek finansal beklentiler, marka değeri ve gelecekteki büyüme projeksiyonları üzerinden şekillenmeye başlamıştır. Özellikle girişim sermayesine dayalı sektörlerde şirketler, yatırımcı beklentilerini karşılayabilmek için sürekli büyüme kapasitesi ve ölçeklenebilirlik sinyalleri verme eğilimindedir. Gerçekte çok az insanla dönebilecek bir şirket, yatırımcılara devasa bir "küresel güç" imajı satabilmek için insan kaynakları, pazarlama, marka stratejisi gibi alanlarda çok sayıda anlamsız kadrolar açarak kendisini olduğundan büyük gösterir.

  • ​Sosyal Kontrol ve Güvenlik Siyaseti: Devlet ve egemen sınıflar açısından kitlesel işsizlik, yönetilemez bir sosyal kriz ve potansiyel bir tehdit anlamına gelmektir. Otomasyonun getirdiği serbest zaman insanlara sunulursa, boş zamanı olan güvencesiz kitleler mevcut politik ve ekonomik düzeni sorgulamaya başlar. George Orwell, 1984 başlıklı romanında sürekli meşguliyet, bilgi kontrolü ve dikkat dağıtma mekanizmalarının siyasal iktidarın sürdürülebilirliği açısından nasıl işlev görebileceğine ilişkin güçlü bir alegori sunmaktadır. Bazı dönemlerde devletler, ekonomik ve sosyal istikrarı koruma amacıyla yüksek istihdamı destekleyen teşvik mekanizmaları uygulamaktadır. Bu tür politikaların temel amacı çoğu zaman doğrudan sosyal kontrol değildir. Ancak, yüksek işsizliğin yaratabileceği siyasal ve toplumsal istikrarsızlık riskleri nedeniyle, istihdamın korunması birçok hükümet açısından kritik bir öncelik haline gelebilmektedir.


​Bilişsel Şiddet ve Çalışanın Yabancılaşması


​Karl Marx, endüstriyel işçinin ürettiği ürüne ve üretim sürecine yabancılaşmasından bahsetmişti. Ancak, o dönemdeki işçi en azından bir araba, bir ayakkabı ya da fiziksel bir nesne ürettiğini biliyordu. "Bullshit jobs" çalışanında ise yabancılaşma boyut değiştirerek bir tür psikolojik ve bilişsel şiddete dönüşür.


Daha sonra emek süreci üzerine çalışan araştırmacılar, modern kapitalizmin yalnızca üretimi değil, işin içeriğini de giderek parçalı ve denetim odaklı hale getirdiğini ileri sürmüştür.


​İnsan, doğası gereği dünyada bir iz bırakmak, anlamlı bir etki yaratmak ister. Bir bireye yüksek bir maaş verseniz dahi, yaptığı işin tamamen anlamsız olduğunu bilmesi psikolojik bir yıkım yaratır. Modern çalışma hayatında gözlemlenen tükenmişlik, motivasyon kaybı ve "sessiz istifa" eğilimlerinin nedenlerinden biri de bu yapısal anlamsızlık hissi olabilir. Çalışan, sistemin devamlılığı için var olan bir tiyatronun aktörü olduğunu fark ettiğinde emeğine ve kendisine yabancılaşır.


​Tekno-Feodalizm ve AI


​Bugün gelinen noktada yapay zeka (AI) ve büyük dil modelleri, "bullshit jobs" olarak nitelendirilen orta kademe bürokrasi, raporlama, veri konsolidasyonu ve kutu işaretleme işlerini tasfiye etme potansiyeline sahiptir.


​Mülkiyet ilişkileri değişmediği sürece, AI devrimi insanlığı Keynes’in vadettiği özgürlük çağına götürmeyebilir. Şirketler maliyetleri düşürmek için bu anlamsız işleri tasfiye ederken, ortaya çıkan devasa işsiz nüfus yeni bir mülkiyetsizleştirme dalgasıyla karşı karşıya kalacaktır.


Bazı araştırmacılar bu yeni düzeni "tekno-feodalizm" olarak tanımlamaktadır. Bu görüşe göre ekonomik güç artık yalnızca sermaye sahipliğinden değil, dijital altyapının, veri ağlarının ve hesaplama kapasitesinin kontrolünden doğmaktadır.

Donanımın ve bulut tabanlı büyük modellerin mülkiyetini elinde tutan dar bir teknolojik elit, toplumun geri kalanını abonelik modellerine ve güvencesiz bir dijital serfliğe mahkum edebilir.


Teknolojik verimlilik artışları geniş toplum kesimlerine gelir ve zaman kazanımı olarak aktarılmazsa, üretkenlik artışı ile toplumsal refah arasındaki bağ giderek zayıflayabilir.


Bu kısır döngüden çıkışın yolu, teknolojinin kendisinde değil, ekonomi-politik bölüşüm mekanizmalarında gizlidir. "Hikayeden işler" yaratarak insanları anlamsız mesailere hapsetmek yerine evrensel temel gelir (UBI), çalışma saatlerinin radikal biçimde düşürülmesi ve teknolojik altyapının müşterekleştirilmesi (açık kaynak/kamusallaştırma) gibi öneriler giderek daha fazla tartışılan politika seçenekleri arasında yer almaktadır.


Teknolojinin insan emeğini ikame edip etmeyeceği son derece kritiktir. Tarih boyunca teknolojik dönüşümler söz konusu ikame etkisini tekrar tekrar gerçekleştirmiştir. Ancak, bu defa etki alanı öncüllerine göre çok daha geniş ve yıkıcıdır. Diğer bir kritik mesele, ortaya çıkan verimlilik kazançlarının nasıl dağıtılacağıdır. Üretkenlik artışları yalnızca sermaye sahipliğinde yoğunlaşırsa, teknolojik ilerleme özgürleşmenin değil, yeni bağımlılık biçimlerinin aracı haline gelebilir.

Yorumlar


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page