top of page

Aydınlanmayı Yeniden Düşünmek

Güncelleme tarihi: 5 Nis

Bilginin aydınlanmaya yol açtığı yaygın olarak düşünülür. Bilimsel ilerleme, yüksek eğitim ve entelektüel sofistikasyon, çoğu zaman aydınlanmış bir toplumun işaretleri olarak yorumlanır. Ancak, entelektüel tarih, bu varsayımın son derece sorunlu olduğunu göstermektedir. Felsefe, edebiyat, müzik ve bilim alanlarındaki en parlak zihinlerden bazıları, otoriter rejimleri desteklemiş, baskıcı sistemleri meşrulaştırmış ya da kitlesel şiddet ve sistematik baskı biçimleri karşısında sessiz kalmıştır.


Aydınlanmış olmak gerçekten ne anlama gelir?


Bu soruya cevap verebilmek için Immanuel Kant’ın 1784 tarihli Aydınlanma Nedir? başlıklı makalesinde ortaya koyduğu klasik tanımdan başlamak gerekir.


Kant’ın Aydınlanma Tanımı


Kant’a göre aydınlanma, insanın kendi tembelliği ve cesaretsizliği nedeniyle içinde kaldığı ergin olmama durumundan çıkmasıdır. Ergin olmayış, bireyin kendi aklını bir başkasının rehberliği olmadan kullanamaması durumudur. Bu durumun nedeni entelektüel yetersizlik değil, cesaret eksikliğidir.


Kant, aydınlanmanın ruhunu şu ünlü söz ile ifade etmiştir:


Sapere aude — Bilmeye cesaret et.


Kant’ın makalesinden aydınlanmanın birkaç temel özelliği alıntılanabilir.


Birincisi, aydınlanma entelektüel özerklik gerektirir. Birey, dini otorite, politik kurumlar ya da miras alınmış geleneklere dayanmak yerine bağımsız düşünebilmelidir.


İkincisi, aydınlanma cesaret gerektirir. Entelektüel bağımsızlık zordur. Zira toplumsal kurumlar çoğu zaman muhalefeti bastıran yapısal mekanizmalar üretir.


Üçüncüsü, aydınlanma aklın kamusal kullanımını gerektirir. Kant’a göre aydınlanma yalnızca bireye ait zihinsel durum değildir. Kamusal tartışma, eleştiri ve diyalog yoluyla gelişen toplumsal bir süreçtir.


Kant’ın bu formülasyonu tarihsel olarak devrimcidir. Zira, bilgiyi dini ya da siyasi otorite tarafından yönetilen bir şey olarak gören geleneklerden kopuşu temsil eder.


Kant’ın anlamıyla aydınlanma, aklın vesayetten kurtuluşudur. Ancak bu tanım önemli bir sınıra işaret eder.


Kant’ın Kavramının Sınırları


Kant’ın tanımı düşünme özgürlüğünü ele alır, ancak düşüncenin etik sonuçları hakkında görece az şey söyler.


Deneme, aklın bağımsızlığına odaklanır. Buna eşlik eden entelektüel gücün ahlaki sorumluluklarına değil. Immanuel Kant, aklın özgür kullanımının evrensellik ve görev temelli ahlaki ilkelerle uyumlu olacağını varsaymış olsa gerek. Tarihsel deneyim, bu varsayımın fazlasıyla iyimser olduğunu göstermektedir.


Modern tarih, entelektüel özerkliğin ve yüksek eğitim düzeyinin bireylerin yıkıcı politik sistemleri desteklemesini engellemediğini ortaya koymaktadır. Bilgi ve yaratıcılık, ideolojik körlük, ahlaki kayıtsızlık ya da politik fırsatçılıkla bir arada var olabilir. 20. yüzyıl bu olgunun çarpıcı örneklerini sunmaktadır.


Aydınlanmanın Daha Geniş Tanımı


Aydınlanma anlamlı bir kavram ise, entelektüel özerkliğin ötesine geçen unsurları da içermelidir. Daha geniş ve tarihsel olarak temellendirilmiş bir tanım en az dört boyutu kapsamalıdır.


Böyle bir çerçevede temel bir ayrım şarttır. Aksi halde, aydınlanmış sayılan bireylerin dahi yıkıcı sonuçlar üreten süreçleri desteklemesi açıklanamaz. Bu destek bilgi eksikliğinden ya da çarpıtılmış bir bilgi düzeninden doğuyorsa, ortada bir aydınlanma sorunu değil, bir yanılgı vardır. Ancak, yeterli ve güvenilir bilginin bulunduğu yerde bu tür destek artık cehaletle açıklanamaz. Bu noktada mesele bilgi eksikliği değil, etik çöküştür ve etik yargının çöktüğü yerde aydınlanma yoktur.


Bireyler kamusal alanda etik ilkeleri savunurken, aynı anda insanı ya da doğayı zedeleyen sistemleri destekleyebilir. Sorun bilgi eksikliği değildir. Sorun, tutarsızlıktır. Söylenen ile yapılan arasındaki kopuştur. Bu nedenle, aydınlanma yalnızca bağımsız düşünmek ya da etik farkındalık değildir. Aydınlanma, düşünce, söz ve eylem arasındaki uyumdur.


Refahın ne olduğu tartışmalıdır. Ancak büyük ölçekli zarar üreten sistemleri bilerek desteklemek, aydınlanmayla bağdaşmaz.


Birincisi, aydınlanma bağımsız akıl yürütme gerektirir. Bu, Kant’ın temel tezidir.

İkincisi, aydınlanma etik sorumluluk gerektirir. Bilgi, insan yaşamı üzerindeki sonuçlarından ayrı düşünülemez.


Üçüncüsü, aydınlanma entelektüel iddia ile politik davranış arasında tutarlılık gerektirir. Evrensel insan değerlerini savunan, ancak baskıcı sistemleri destekleyen bir düşünür, temel bir çelişki ortaya koyar.


Dördüncüsü, aydınlanma insan onuruna evrensel bir ilke olarak saygıyı gerektirir. Bu ilke, bireylerin araçsal ya da ideolojik gerekçelerle değersizleştirilemeyecek içsel değerlerini ifade eder. Entelektüel başarı, baskı, ırkçılık ya da büyük ölçekli şiddet üzerine kurulu sistemlerle iş birliğini meşrulaştıramaz.


Büyük ölçekli insani ya da ekolojik zarar üreten politik sistemleri, politikaları ya da bilimsel faaliyet biçimlerin, sonuçları bilindiği halde savunmak ya da desteklemek yalnızca entelektüel bir hata olarak açıklanamaz. Etik yoksunluk ifade eder ve bu anlamda aydınlanma iddiasıyla bağdaşmaz.


Bu çerçeve, tarihsel kayıtları daha derin ve eleştirel bir biçimde değerlendirmemizi sağlar.


Bilgi Karanlığa Hizmet Ettiğinde


Aydınlanma kavramının entelektüel olarak anlamlı kalabilmesi için bir ek ayrım daha yapılmalıdır.


Düşünürler arasındaki her görüş ayrılığı, meşru bir perspektif çeşitliliğini temsil etmez. Entelektüel tarih, çoğu zaman kökten farklı ideolojik pozisyonları, sanki aynı felsefi tartışma içinde yer alan alternatif görüşlermiş gibi ele alır. Bu varsayım yanıltıcıdır.


Bazı ideolojik pozisyonlar, gerçekliğin alternatif yorumlarını temsil etmez. Bunlar, özellikle evrenselleştirilebilir ahlaki ilkelerin ve temel insan onurunun sistematik biçimde reddedildiği durumlarda toplumsal varoluşun etik ve rasyonel temelleriyle bir kopuşu ifade eder.


Bilgili bir kişi, baskıyı, ırksal hiyerarşiyi, otoriter tahakkümü ya da kitlesel şiddeti meşrulaştıran entelektüel çerçeveler üretmeye aktif olarak katkıda bulunuyorsa, bu kişi aydınlanmış olarak değerlendirilemez. Bu tür durumlarda bilgi, özgürleşmenin değil, tahakkümün bir aracı haline gelir. Burada mesele bir görüş ayrılığı değil, pozisyonun etik olarak geçersizliğidir.


Bu ayrım, aydınlanma kavramının anlamını korumak açısından hayati önemdedir. Aydınlanma, aklın insan onurunu ve anlayışını genişletecek biçimde kullanılmasını varsayar. Entelektüel kapasite, dışlama, nefret ya da tahakküm sistemleri kurmak için seferber edildiğinde ortaya çıkan şey aydınlanma değildir. Bu tür vakalar sıradan felsefi görüş ayrılıkları olarak yorumlanamaz. Bunlar, uygarlık düzeyinde kırılmaları temsil eder.


İnsan onurunu savunmak ile ırksal üstünlüğü meşrulaştırmak arasındaki fark, sıradan bir entelektüel tartışma olarak ele alınamaz. Bu pozisyonlar aynı spektrumun farklı noktalarında yer almaz. Temelden uyumsuz iki ayrı ahlaki evrene aittir. 20. yüzyıl tarihi bu olgunun birçok örneğini sunmaktadır.


Martin Heidegger gibi düşünürler Nazi Partisi’ne katıldıklarında, yalnızca tartışmalı bir politik tercih yapmış olmadılar. Irksal ideolojiye ve totaliter kontrole dayalı bir sistemi açıkça benimsediler.


Benzer şekilde şair Ezra Pound, Benito Mussolini’yi açıkça destekleyip İkinci Dünya Savaşı sırasında faşist propaganda yayınları yaptı. Bu durum, demokratik tartışma içindeki bir görüş ayrılığına indirgenemez.


Bu örneklerde entelektüel yetenek aydınlanma üretmemiştir. İnsan onurunu zedeleyen sistemlere ideolojik meşruiyet üretmiştir.


Bu ayrımı kavramak zorunludur. Aksi halde, aydınlanma kavramı anlamını yitirir ve yalnızca entelektüel kapasitenin bir tanımına indirgenir.


Aydınlanma yalnızca bilgiye sahip olmak değildir. Bilginin, evrensel insan onuru sınırları içinde sorumlu bir biçimde kullanılmasıdır.


Bilgi, baskıyı, dışlamayı ya da kitlesel şiddeti meşrulaştırmak için kullanıldığında artık aydınlatmaz. Tahakkümün bir aracına dönüşür.


Bu koşullar altında entelektüel parlaklık düşünürü aklayamaz. Hiçbir bilgi düzeyi, insanlığın en karanlık bölünmelerini derinleştiren fikirlerin bilinçli olarak inşa edilmesini telafi edemez.


Bu noktada sorun bir görüş ayrılığı değildir. Sorun, akıl yürütmenin etik temellerinin çökmesidir.


Aydınlanmanın Diyalektiği


Bilginin ahlaki körlükle bir arada var olabileceği paradoksu, yirminci yüzyılın eleştirel teorisi içinde tespit edilmiştir. Dialectic of Enlightenment’ta Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanma projesinin, aklı kendi savunduğu ideallere karşı yöneltebilecek içsel bir gerilim barındırdığını ileri sürmüşlerdir.


Aydınlanma, aklı insan yaşamının yönlendirici ilkesi haline getirerek insanlığı mitlerden, hurafelerden ve keyfi otoritelerden kurtarmayı amaçlamıştır. Bilimsel bilgi ve rasyonel sorgulamanın özgürlük ve ilerleme üretmesi beklenmiştir. Ancak, 20. yüzyıl rahatsız edici bir çelişkiyi ortaya koymuştur.


Gelişmiş bilimsel bilgiye ve karmaşık kurumsal yapılara sahip, yüksek derecede rasyonelleşmiş toplumlar, eşi görülmemiş ölçekte yıkımı organize edebilir hale gelebilmiştir. Endüstriyel teknoloji, bürokratik yönetim ve bilimsel uzmanlık felaketleri engellememiştir. Aksine, birçok durumda bu süreçleri daha verimli hale getirebilmiştir.


Adorno ve Horkheimer, aklın kendisinin araçsallaşabileceğini ileri sürmüşlerdir. Rasyonalite teknik hesaplama ve kontrol düzeyine indirgendğinde, etik boyutunu yitirir. Bilgi, özgürleşmenin değil, tahakkümün bir aracına dönüşür.


Adorno ve Horkheimer’ın eleştirisi şu noktayı ortaya koyar: Entelektüel özerklik tek başına aydınlanma değildir. Bir toplum bilimde büyük ilerleme kaydedebilir. Ancak, aynı anda şiddet ve dışlamayı da üretebilir. Dolayısıyla temel mesele, bilginin genişlemesi değil, bilginin etik yönelimidir.


Ahlaki sorgulama yoksa, Aydınlanma özgürlük değil, tahakküm üretir. Etik sorumluluktan kopmuş bir rasyonalite, insan özgürleşmesinin kaynağı olmak yerine, gücün bir aracı haline gelebilir.


Entelektüel Zeka ve Politik Körlük


Birçok tanınmış figür, entelektüel başarı ile aydınlanma arasındaki boşluğu açık biçimde ortaya koyar.


Richard Wagner, 19. yüzyıl müziğinde devrim yaratmıştır. Operaları orkestrasyonu, armoniyi ve dramatik yapıyı dönüştürmüştür. Ancak Wagner, aynı zamanda antisemitik metinler yazmıştır. Özellikle, Das Judenthum in der Musik ile bu görüşlerini ifade etmiştir. Bu fikirler daha sonra Nazi Partisi tarafından desteklenen ideolojik anlatılar içinde yer bulmuştur.


Wagner’in müzikal dehası tartışmasızdır. Buna rağmen politik ve ırksal fikirleri, sanatsal yaratıcılığın zorunlu olarak ahlaki berraklık üretmediğini göstermektedir.


Ezra Pound, 20. yüzyıl edebiyatını şekillendiren en önemli figürlerden biridir. Modernist şiir üzerindeki etkisi son derece büyüktür. Ancak Pound, Benito Mussolini’nin açık bir destekçisi olmuş ve İkinci Dünya Savaşı sırasında faşist İtalya için propaganda yayınları yapmıştır. Entelektüel sofistikasyonu, onu otoriter bir ideolojiyi benimsemekten alıkoymamıştır.


Nazım Hikmet, 20. yüzyıl Türk edebiyatının en güçlü eserlerinden bazılarını üretmiştir. Şiiri, sosyal adalet ve insan onuru üzerine güçlü bir duyarlılık taşır. Bununla birlikte Hikmet, Joseph Stalin dönemindeki Sovyetler Birliği’ne güçlü bir ideolojik bağlılık sürdürmüştür. De-Stalinizasyon sürecinde dahi Stalinist rejimin suçları geniş ölçüde kabul görürken, Nazım Hikmet tepkisiz kalmıştır. Durum, ideolojik bağlılık ile ahlaki berraklık arasındaki ilişkiye dair sorular doğurmaktadır.


Martin Heidegger, belki de en tartışmalı örneği temsil eder. Heidegger’in çalışmaları 20. yüzyıl felsefesini derinden etkilemiştir. Ancak, 1933’te Nazi Partisi’ne katılmış ve Freiburg Üniversitesi rektörlüğünü üstlenmiştir. Heidegger örneği, insanın varoluşuna dair derin felsefi kavrayışın, felaket boyutunda politik felsefi yargı ile bir arada var olabileceğini göstermektedir.


Bu örnekler edebiyat, felsefe ve politik ideoloji alanlarına ait gibi görünebilir. Ancak, bilgi ile aydınlanma arasındaki gerilim, doğa bilimlerinde çok daha dramatik bir biçimde ortaya çıkar. 20. yüzyıl, bilimsel ilerlemenin ahlaki sorunları ortadan kaldırmak bir yana, onları daha da derinleştirebileceğini göstermiştir. Nükleer silahların geliştirilmesi bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir.


Hannah Arendt, modern iktidar sistemlerinde sıradan faaliyetlerin nasıl yıkıcı sistemlerin parçası haline geldiğini göstermektedir. “Kötülüğün sıradanlığı” kavramı, ahlaki çöküşün her zaman fanatizmden kaynaklanmadığını anlatır. Bazen bireyin hizmet ettiği sistemleri eleştirel biçimde sorgulamamasından doğar.


Bilgi ile aydınlanma arasındaki gerilim yalnızca geçmiş kuşaklara özgü değildir. Günümüz felsefi tartışmalarında da görülmektedir.


Yakın zamanda vefat eden Alman filozof Jürgen Habermas, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başının en etkili siyaset kuramcılarından biridir. İletişimsel akıl ve müzakereci demokrasi üzerine çalışmaları, meşruiyet, kamusal söylem ve demokratik kurumlar üzerine tartışmaları yeniden şekillendirmiştir.


Habermas, politik meşruiyetin eşitlik ve karşılıklı saygı koşulları altında yürütülen rasyonel iletişimden doğması gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşıma göre, bir ahlaki iddia, etkilenen herkese açıkça gerekçelendirilebilmelidir. Ancak, böylesine güçlü bir teorik çerçeve bile gerçek politik çatışmalarla karşılaştığında ciddi sınamalarla karşılaşmaktadır.


2023 yılında Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısının ardından artan şiddet sürecinde Habermas, İsrail ile güçlü dayanışma ifade eden ve askeri karşılık verme hakkını savunan bir kamu açıklamasına katılmıştır. Eleştirmenler, bu pozisyonun Gazze Şeridi’ndeki sivil acıların boyutunu yeterince dikkate almadığını ileri sürmüştür.


Habermas’ı savunanlar, soykırım sonrasında Almanya’nın İsrail’e karşı tarihsel sorumluluğunu vurgulamıştır. Eleştirmenler ise, evrensel etik ilkelerin tarihsel ya da ulusal bağlamdan bağımsız olarak tüm siviller için eşit biçimde uygulanması gerektiğini savunmuştur.


Bu tartışma daha geniş bir felsefi sorunu ortaya koymaktadır. Evrensel etik ilkelere dayanan entelektüel çerçeveler bile, tarihsel travmalar, politik ittifaklar ve asimetrik şiddet tarafından şekillenen karmaşık jeopolitik gerçekliklere uygulandığında gerilim yaşayabilir.


Bu durumu kabul etmek, Habermas’ın siyaset felsefesine yaptığı büyük katkıyı küçültmez. Ancak bu makalenin temel argümanını güçlendirir: Güçlü bir entelektüel çerçeveye sahip olmak, her tarihsel durumda ahlaki berraklık sağlayacağı anlamına gelmez.


Habermas’ın yakın zamanda vefatı, entelektüel parlaklık ile ahlaki berraklık arasındaki ilişkinin düşünce tarihinin en zor sorularından biri olmaya devam ettiğini hatırlatmaktadır.


Bilgi ile aydınlanma arasındaki gerilimin en çarpıcı örneğinin edebiyat ya da felsefeden ziyade bilimde ortaya çıkmış olabileceği düşünülebilir.


Manhattan Projesi kapsamında nükleer silahların geliştirilmesi, 20. yüzyılın en parlak fizikçilerini bir araya getirmiştir. Bunlar arasında J. Robert Oppenheimer, Enrico Fermi, Niels Bohr, Edward Teller ve Leo Szilard yer almaktadır.


Bu bilim insanları nükleer fizik alanındaki bilgiyi derinleştirmiş ve küresel güç dengelerini kökten değiştiren teknolojiler geliştirmiştir. 1945’te, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, bu bilginin ne kadar yıkıcı olabileceğini en sert şekilde göstermiştir.


Projeye katılan bazı bilim insanları daha sonra derin ahlaki kaygılar dile getirmiştir. Oppenheimer, ilk nükleer testin ardından Bhagavad Gita’dan ünlü bir ifadeyi hatırlatmıştır: “Şimdi ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.”


Szilard ve Joseph Rotblat, nükleer silahların kullanılmasını engellemeye çalışmış ya da daha sonra nükleer silahsızlanmayı savunmuştur. Bu nedenle Manhattan Projesi, modern uygarlığın temel bir ikilemini ortaya koymaktadır: Bilimsel bilgi, etik düşünceden daha hızlı ilerleyebilir.


Projeye katılan bilim insanları, kendi dönemlerinin belki de en bilgili kişileriydi. Ancak, aydınlanmış olarak değerlendirilmeleri karmaşık bir sorudur. Sorun bilgi eksikliği değil, bilimsel başarı ile bu başarının etik sonuçları arasındaki gerilimdir.


Manhattan Projesi, modern bilgi üretiminin yapısal bir özelliğini ortaya koyar. Bilimsel araştırma, devlet gücüyle kurumsal olarak iç içe geçmiştir. Los Alamos’ta çalışan fizikçiler yalnızca teorik meraklarının peşinden gitmiyordu. Savaşın jeopolitik mantığı çerçevesinde belirlenen askeri bir strateji içinde hareket ediyorlardı. Bu koşullar altında bilimsel aklın özerkliği belirsizleşir.


Bir bilim insanı laboratuvar içinde entelektüel bağımsızlık sergilerken kitlesel yıkım için tasarlanmış bir teknolojik sisteme katkıda bulunabilir. Bu durum zor bir felsefi soruyu gündeme getirir: eşi görülmemiş yıkım kapasitesi üreten bilgi, hâlâ aydınlanmanın bir ifadesi olarak değerlendirilebilir mi?


Bilim insanları arasındaki iç tartışmalar, bu sorunun kesin bir cevabının olmadığını göstermektedir. Szilard, silahın sivillere karşı kullanılmaması için bir dilekçe organize etmeye çalışmıştır. Rotblat, Almanya’nın bombayı geliştirmeyeceği anlaşıldığında projeden tamamen ayrılmıştır. Diğerleri ise, savaşın stratejik gereklilikleri içinde çalışmalarını sürdürmüştür.


Manhattan Projesi, bilimsel parlaklığın derin etik belirsizliklerle birlikte var olabileceğini göstermiştir.


Modern Bilginin Yapısal Sorunu


Yukarıdaki örnekler, 19. yüzyıldan itibaren giderek daha görünür hale gelen yapısal bir sorunu ortaya koymaktadır.


Modern toplumlar, olağanüstü düzeyde entelektüel uzmanlaşma sağlamıştır. Bilim insanları, sanatçılar ve akademisyenler, teknik ustalığı ve yaratıcı yeniliği ödüllendiren son derece gelişmiş disipliner sistemler içinde faaliyet göstermektedir. Ancak, entelektüel uzmanlaşma etik düşünmeyi ya da politik muhakemeyi zorunlu olarak geliştirmez.


Bir fizikçi, nükleer silahların ahlaki sonuçlarıyla yüzleşmeden kuantum mekaniğinde ustalaşabilir. Bir şair, otoriter rejimleri desteklerken edebi dili dönüştürebilir. Bir filozof, baskıcı politik sistemleri onaylarken varlık üzerine derin analizler üretebilir.


Bilgi ve bilgelik tamamen ayrışmış değildir. Ancak, modern kurumsal ve entelektüel yapılar, teknik uzmanlık ile etik yargı arasındaki bağı giderek zayıflatmaktadır. Bu bağlamda bilgi, aydınlanma üretmeden sınırsız biçimde genişleyebilir. Çünkü aydınlanma, bilginin nasıl yorumlandığına, sorgulandığına ve etik olarak nasıl temellendirildiğine bağlıdır.


Sonuç


Immanuel Kant’ın aydınlanma kavramı, modern düşünce tarihinde belirleyici bir anı yakalamıştır. Kant’ın entelektüel bağımsızlık çağrısı, aklın dini ve politik vesayetten kurtulmasına önemli katkı sağlamıştır. Ancak insan deneyimi, yalnızca entelektüel özerkliğin yeterli olmadığını göstermektedir.


Aydınlanma, yalnızca bağımsız düşünme cesaretinden ibaret olamaz. Aynı zamanda etik sorumluluğu, politik farkındalığı ve bilgi ile eylem arasındaki tutarlılığı içermelidir.

Bu unsurlar olmadan bilgi, ideolojik körlükle bir arada var olabilir ve entelektüel zeka yıkıcı sistemlere hizmet edebilir.


Çıkarılması gereken temel ders rahatsız edicidir: İnsan bilgisi sınırsız biçimde genişleyebilir. Ancak, aydınlanma kırılgandır. Bilgi insanın gücünü artırır. Aydınlanma ise, bu gücün uygarlığı aydınlatıp aydınlatmayacağını ya da karanlığa sürükleyip sürüklemeyeceğini belirler.


Bilginin büyük ölçekli zarar üreten sistemleri sürdürmek ya da meşrulaştırmak için kullanıldığı yerde aydınlanma yoktur.


Yorumlar


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page