Halikarnassos'tan Roma'ya: Dionysios ve Roma İktidarının Yunan Yorumu
- Arda Tunca
- 48 dakika önce
- 7 dakikada okunur
Halikarnassos (Bodrum), Herodot'tan yaklaşık beş yüzyıl sonra bir başka tarihçi daha yetiştirdi. Herodot, imparatorlukların ortaya çıkışını ve işleyişini açıklamaya çalışırken, Halikarnassoslu Dionysios bambaşka bir soruya yanıt arıyordu: Roma, Akdeniz'in meşru hâkimi nasıl olmuştu?
Dionysios, Roma'nın siyasal üstünlüğü ile Yunan kültürel otoritesini uzlaştırmaya çalışan bir Yunan entelektüeliydi. Başlıca eseri Roma'nın Eski Çağ Tarihi (Roman Antiquities, Ῥωμαϊκὴ Ἀρχαιολογία), Roma'nın meşruiyetine ilişkin ilk kapsamlı Yunan yorumuydu. Aslen yirmi kitaptan oluşan bu eserin ilk on bir kitabı büyük ölçüde günümüze ulaşmıştır. Eser, Roma'nın kökenlerinden başlayarak M.Ö. 264 yılında patlak veren Birinci Pön Savaşı'na kadar uzanan tarihi ele alır.
Herodot ile Dionysios arasındaki karşıtlık, birbirinden köklü biçimde farklı iki tarihsel dünyayı yansıtmaktadır. M.Ö. 5. yüzyılda yazan Herodot, halkları çatışmaya sürükleyen nedenleri araştırmıştır. İmparatorlukların ortaya çıkışını, genişlemesini ve karşılaştıkları sınırları incelemiş, anlatısını Yunan-Pers savaşlarıyla doruk noktasına ulaştırmıştır. Dionysios ise, yaklaşık M.Ö. 30 yılında Roma'ya geldiğinde Akdeniz dünyası bütünüyle değişmişti. Octavianus, onlarca yıl süren iç savaşlardan zaferle çıkmış, Roma Cumhuriyeti Principatus rejimine dönüşme sürecine girmişti. Bu dönemin temel meselesi rakip imparatorlukların birbirleriyle nasıl mücadele ettiği değildi. Temel mesele, siyasal bakımdan Roma'ya bağlı olmasına rağmen kültürel üstünlüğünü hâlâ koruyan ve Yunanca konuşan Doğu dünyasının Roma'nın üstünlüğünü nasıl anlayıp kabul edebileceğiydi.
Yaklaşık M.Ö. 60 yılında Halikarnassos'ta doğan Dionysios, Yunan retorik eğitiminin köklü geleneği içinde yetişti. İç savaşların sona ermesinden kısa süre sonra kalıcı olarak Roma'ya yerleşti. Latince öğrendi, Roma tarih geleneğini derinlemesine inceledi ve kendisini ölümsüzleştirecek eserini hazırlamak için yirmi yılı aşkın bir süre çalıştı. Dikkat çekici olan, eserlerini Yunanca kaleme almayı tercih etmiş olmasıdır. Bu tercih, Dionysios’un hedef kitlesinin Doğu Akdeniz'in eğitimli, Yunanca konuşan seçkinleri olduğunu göstermektedir.
Augustus döneminin başkenti Roma, Doğu Akdeniz'in dört bir yanından filozofları, dilbilgisi uzmanlarını, retorikçileri ve tarihçileri kendine çekiyordu. Yunan kültürü ve eğitimi, Roma aristokrasisinin vazgeçilmez bir parçası hâline gelmişti. Ancak Dionysios, bu entelektüel göç hareketi içinde kendine özgü bir konuma sahipti. Roma'nın Fabius Pictor, Cato, Sallustius ve Livius gibi kendi tarihçileri zaten vardı. Eksik olan, Roma'yı Yunanlara anlatabilecek bir Yunan tarihçiydi. Dionysios, bu nedenle Roma'nın tarihçisi değil, Roma'nın yorumcusu oldu.
Kullandığı dil bu bakımdan son derece anlamlıdır. Onlarca yıl Roma'da yaşamış ve Latince’yi çok iyi öğrenmiş olmasına rağmen, bütün önemli eserlerini Yunanca yazdı. Dolayısıyla, hedef kitlesi Roma'nın siyasal seçkinleri değil, Yunanca konuşan eğitimli dünya idi. Roma'nın Eski Çağ Tarihi, Romalılar için yazılmış bir tarih eserinden ziyade, Roma'yı Yunanlara açıklamayı amaçlayan bir çalışma olarak tasarlanmıştı.
Dionysios bu amacını Roma'nın Eski Çağ Tarihi'nin giriş bölümlerinde ortaya koyar. Dionysios’a göre Yunan okurları, kendilerini yöneten halk hakkında az şey biliyordu. Zira, daha önce Yunanca kaleme alınmış Roma tarihleri parçalı, yüzeysel ya da güvenilirlikten uzaktı. Bu nedenle, kendisine iki temel hedef belirledi. Birincisi, Yunan ve Roma geleneklerini titizlikle karşılaştırarak Roma'nın erken dönem tarihini yeniden inşa etmekti. İkincisi ve daha önemlisi, Roma'nın büyüklüğünün ne talihe ne de kaba kuvvete dayandığını anlatmaktı. Aksine Roma'nın büyüklüğünün siyasal bilgelik, dinî disiplin ve kurumsal gelişimin ürünü olduğunu göstermekti. Dionysios'a göre, Roma'yı imparatorluk hâline getiren şey sahip olduğu kurumlardı.
Bu açıdan bakıldığında Roma'nın Eski Çağ Tarihi, erken Roma tarihini anlatan sıradan bir eser olmanın çok ötesindedir. Eser, tarih aracılığıyla ikna etmeyi amaçlayan düşünsel bir girişimdir. Dionysios, Roma'nın yükselişinin ahlaki değerleri ve kurumsal temelleri dikkate alınmadan anlaşılamayacağını defalarca vurgular. Dionysios’a göre tarih, yalnızca geçmişi kayda geçirmek değil, kalıcı siyasal toplulukları mümkün kılan nitelikleri araştırmaktır. Bu nedenle, Roma'nın Eski Çağ Tarihi'nin asıl konusu Roma iktidarının tarihsel meşruiyetidir.
Bu amaç, eserin en tartışmalı tezini de açıklar: Roma'nın özünde Yunan dünyasına dayandığı iddiası. Dionysios, Aeneas'ın İtalya'ya gelişinden önce Arcadialılar, Pelasglar ve diğer bazı Yunan topluluklarıyla İtalya arasında bağlantı kuran çok sayıda geleneği bir araya getirir. Yunan mitolojik geleneğinin bir kolundan hareketle, Troya kraliyet soyunun Yunan kökenli olduğunu ileri sürer. Böylece, Roma'nın kuruluş efsanelerini geniş bir Helen tarihsel sürekliliğinin parçası olarak sunmaya çalışır.
Dionysios’un çalışmaları ve iddiaları bir tarafta dururken, modern araştırmalar bambaşka bir tablo ortaya koymaktadır. Arkeolojik keşifler ve 20. yüzyılda Hitit çivi yazısı arşivlerinin çözümlenmesi sayesinde, Tunç Çağı Troya'sı (bugün yaygın olarak Hitit Krallığı'nın Wilusa ülkesiyle özdeşleştirilmektedir) Yunan dünyasının değil, Batı Anadolu'nun siyasal ve kültürel ortamı içinde konumlandırılmıştır. Troyalıların dilsel ve etnik kimliği hâlâ tartışmalı olmakla birlikte, Troya kraliyet soyunun Yunan kökenli olduğu yönündeki Dionysios'un iddiasını doğrulayan tarihsel herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla Dionysios, modern arkeolojinin ortaya çıkardığı Tunç Çağı dünyasını değil, M.Ö. 1. yüzyılda yaşayan bir Yunan tarihçisinin erişebildiği mitolojik geçmişi yeniden inşa etmeye çalışıyordu.
Modern araştırmacılar Dionysios'un bu soy kurgusunu çoğu zaman Roma egemenliğini Yunan okurları açısından daha kabul edilebilir hâle getirme çabası olarak değerlendirmiştir. Ancak, bunu yalnızca Augustos döneminin propagandasının bir parçası olarak görmek yanıltıcı olur. Dionysios farklı gelenekleri karşılaştırmış, çelişen anlatıları değerlendirmiş ve inandırıcı bulmadığı rivayetleri reddetmiştir. Amacı, Yunan kökenli hayalî bir Roma yaratmak değildir. Dionysius, tarihsel akıl yürütme yoluyla, Roma'nın da Yunan uygarlığını ortaya çıkaran aynı medeniyet sürekliliği içinden doğduğunu göstermeye çalışmıştır.
Dionysios, Vergilius ve Augustus Döneminde Roma'nın Yeniden İnşası
Aeneas'ın Roma'nın Eski Çağ Tarihi'ndeki merkezi konumu, eseri kaçınılmaz olarak Vergilius'un Aeneis destanıyla karşılaştırmayı gerektirir. İki eser arasındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Her iki yazar da Augustus döneminin Roma'sında yaşamış ve yazmıştır. Her ikisi de Troya'dan sürgün edilen Aeneas'ı, Troya'nın yıkılışı ile Roma'nın doğuşunu birbirine bağlayan temel figür olarak ele almıştır. Ayrıca, her ikisi de Roma'nın büyüklüğünün kökenlerini, kahramanlık çağına kadar uzanan bir anlatı içinde açıklamaya çalışmıştır. Bununla birlikte, amaçları ve yöntemleri temelden farklıdır. Dionysios ile Vergilius'un birlikte çalıştıklarını ya da birinin diğerini doğrudan etkilediğini gösteren ikna edici herhangi bir kanıt yoktur. Bunun yerine, her ikisini de Augustus döneminin daha geniş entelektüel atmosferi içinde, aynı tarihsel sorulara farklı edebî türler aracılığıyla yanıt arayan bağımsız düşünürler olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır.
Aeneis, Roma'nın yükselişini Troya'nın yıkılışından Augustus'un hükümdarlığına uzanan ilahi bir planın gerçekleşmesi olarak sunar. Jüpiter'in imperium sine fine (sonu olmayan bir imparatorluk) vaadi ile Anchises'in Roma'nın gelecekteki kahramanlarına ilişkin kehaneti, Aeneas'ın kişisel sürgününü evrensel bir imparatorluğun başlangıcına dönüştürür. Böylece Roma tarihi, ilahi kaderin gerçekleşmesi olarak anlatılır.
Dionysios aynı geleneğe bir tarihçinin bakış açısından yaklaşmıştır. Vergilius, kehanetlere ve ilahi müdahaleye dayanırken, Dionysios soy kütüklerine ve tarihsel eleştiriye başvurmuştur. Dionysios, Aeneas anlatısını sorgulamadan benimsemek yerine, Yunan ve Roma geleneklerinde yer alan farklı anlatımları karşılaştırmıştır. Dionysios, bunların güvenilirliğini değerlendirmiş, coğrafi ve soy kütüğüne ilişkin sorunları tartışmış ve yalnızca en inandırıcı bulduğu rivayetleri kendi anlatısına dâhil etmiştir. Aeneas, vazgeçilmez bir figürdür. Ancak, Aeneas’ın önemi ilahi kaderden çok kültürel süreklilikte yatmaktadır. Aeneas, Yunan dünyası ile Roma'nın doğduğu İtalya arasındaki tarihsel bağlardan biri olarak sunulmuştur.
Söz konusu ayrım, Dionysios'un düşünsel projesinin özgünlüğünü ortaya koyar. Vergilius, Romalıları imparatorluklarının kutsal bir tarihsel misyona sahip olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. Dionysios ise Yunanları, Roma'nın da Yunan uygarlığının tarihsel gelişiminin bir parçası olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. Dolayısıyla iki eser, farklı yollar izleseler de aynı hedefe ulaşmaktadır. Vergilius mitolojik geleneği eğik bir şiire dönüştürür. Dionysios ise, mitolojiyi tarihe dönüştürür.
Dionysios'un retorik eğitimi, yaklaşımını anlamanın anahtarlarından biridir. Roma'nın Eski Çağ Tarihi'nin yanı sıra Eski Hatipler Üzerine (On the Ancient Orators), Thukydides Üzerine (On Thucydides), Sözcüklerin Düzenlenişi Üzerine (On the Arrangement of Words) ve Taklit Üzerine (On Imitation) gibi etkili eleştiri eserleri kaleme aldı. Bu çalışmalar, kendisini Antik Çağ'ın en önemli tarihçilerinden biri yapmakla kalmadı. En etkili edebiyat eleştirmenlerinden biri hâline de getirdi. Ayrıca, klasik Yunan düzyazısının açıklığını, ölçülülüğünü ve üslup dengesini yeniden canlandırmayı amaçlayan Attikçilik (Atticism) akımının önde gelen temsilcileri arasında yer almasını sağladı. Üslup ve taklit üzerine geliştirdiği kuramlar, yüzyıllar boyunca retorik eğitimi üzerinde derin etkiler bıraktı.
Tarih ile retoriğin bu birleşimi, Dionysios'u erken Roma tarihini anlatan diğer tarihçilerden ayırır. Livius, Roma'nın ahlaki büyüklüğünü öncelikle anlatı yoluyla yüceltirken, Dionysios bunu akıl yürütme yoluyla temellendirmeye çalıştı. Anlatısını sık sık keserek kurumları, yasaları, dinî gelenekleri ve anayasal gelişmeleri ayrıntılı biçimde ele aldı. Zira, Dionysius’a göre Roma'nın gerçek gücünün temelini askerî zaferlerden çok bu unsurlar oluşturuyordu. Dionysios'a göre Roma, Akdeniz'i fethetmeden önce kendi kendisini yönetmeyi öğrenmişti. Böylece tarih yazımı, retorik felsefesinin bir uzantısına dönüştü. Olgular tek başlarına tarih oluşturamazdı. Ancak ikna edici bir siyasal açıklamanın parçası hâline geldiklerinde tarihsel olarak anlam kazanabilirlerdi.
Bu yaklaşım, Dionysios'un bütün düşünsel projesinin merkezinde yer alır. Dionysios’un tarihi, yalnızca Yunanlara Roma'da neler yaşandığını anlatmayı amaçlamıyordu. Asıl amacı, Roma'nın nasıl Akdeniz'in hâkim siyasal gücü hâline geldiğini açıklamak değildi. Düşüncesinin köklerinde yatan temel amaç, bu üstünlüğün ortak bir uygarlık geleneğinin ulaştığı son aşama olarak neden anlaşılması gerektiğini açıklamaktı.
Herodot ve Dionysios: İki Tarihçi, İki Akdeniz Dünyası
Herodot ile Dionysios arasındaki karşılaştırma, her ikisinin de Halikarnassos'ta doğmuş olmasının ötesindedir. Onlar, Antik Akdeniz'in düşünce tarihinde iki farklı dönemi ve siyasal iktidara ilişkin iki kökten farklı düşünme biçimini temsil ederler.
Herodot, Doğu Akdeniz'e hiçbir devletin tek başına hâkim olmadığı bir dünyada yazıyordu. Pers İmparatorluğu büyük bir güçtü. Buna karşılık Yunan polisleri, bağımsızlıklarını ancak Pers yayılmacılığına direnerek koruyabiliyorlardı. Bu nedenle, Tarihler (Historiai), farklı halkların geleneklerini, dinlerini, siyasal kurumlarını ve hedeflerini ele alarak, çatışmaların nasıl ortaya çıktığını ve en büyük imparatorlukların bile neden sonunda sınırlarına ulaştığını açıklamaya çalışır. Herodot'un dünyasında siyasal güç, sürekli rekabet hâlinde olan ve doğası gereği istikrarsız bir olguydu.
Dionysios ise bambaşka bir siyasal dünyada yaşıyordu. M.Ö. 1. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Akdeniz fiilen bir Roma denizine dönüşmüştü. Yunan kentleri artık bölgenin siyasal geleceğini belirlemiyordu. Buna karşılık dilleri, felsefeleri ve edebiyatları aracılığıyla kültürel etkilerini güçlü biçimde sürdürmeye devam ediyorlardı. Dionysios'un karşı karşıya olduğu dünya, rakip güçler arasındaki mücadeleyi açıklamayı gerekli kılmıyordu. Bu nedenle Dionysios, siyasal gerçekliği kültürel hafızayla uzlaştırmaya soyundu. Aklındaki soru, Roma'nın Yunanistan'ı neden fethettiği değildi. Dionysios, Roma egemenliğinin, Yunanların da meşru kabul edebileceği tarihsel bir anlatı içinde nasıl anlamlandırılabileceği üzerine kafa yordu.
Bu farklılık, iki tarihçinin tarih anlayışını da belirledi. Herodot çeşitliliği açıklamaya çalıştı. Dionysios, sürekliliğin izini sürdü. Herodot, Mısırlıları, İskitleri, Persleri ve Yunanları birbirinden farklı toplumlar olarak ele alıyordu. Tarihin bu farklı uygarlıkların karşılaşmalarından doğduğunu gösteriyordu. Dionysios ise, toplumlar arasındaki tarihsel bağları ortaya çıkarmaya çalıştı. İtalya'ya gerçekleşen Yunan göçlerine, Troya geleneğinin Helen kökenlerine ve Roma kurumlarının aşamalı gelişimine yaptığı sürekli vurgu, uygarlıklar arasındaki karşıtlığı ortak bir uygarlık sürekliliği fikriyle değiştirme çabasını yansıtır. Dionysios'a göre Roma'nın başarısı, bir uygarlığın diğerine üstün gelmesi değildi. Roma, kökleri Yunan dünyasıyla iç içe geçmiş bir uygarlığın siyasal bakımdan olgunlaşmasının sonucuydu.
Herodot, imparatorlukların nasıl ortaya çıktığını, genişlediğini ve kendi sınırlarına nasıl ulaştığını açıklamaya çalıştı. Dionysios, tek bir imparatorluğun neden kalıcı olmayı hak ettiğini açıklamaya çalıştı. Herodot Dionysios birlikte okunduklarında rekabet hâlindeki güçlerin dünyasından Roma'nın birleştirdiği tek bir Akdeniz dünyasına uzanan tarihsel dönüşüm gözler önüne serilmektedir. Bu iki büyük tarihçi Halikarnassos’tan çıkmıştır.


