Kârlılık Hedefleri, Mesleki Etik ve Kurumsal Amaç
- Arda Tunca
- 20 Oca
- 14 dakikada okunur
Bu makale, üç kurumsal alanda kârlılık hedeflerinin etik sonuçlarını incelemektedir: hukuk bürolarının dava bölümleri, hastanelerin operasyon birimleri ve özel okullar.
Her üçü de bütçe kısıtları ve yönetsel performans sistemleri altında faaliyet gösterse de, kurumsal amaçları, ahlaki sorumlulukları ve meşru sayılabilecek tercih sınırları temelden farklıdır.
Bu makale, farklı etik geleneklerden yararlanarak şu noktayı vurgulamaya çalışmaktadır: Bir kurumun kâr teşviklerinden doğan etik riskler, o kurumun ne ölçüde kırılgan insanlarla çalıştığına ve insan gelişimi üzerinde ne kadar belirleyici bir rol üstlendiğine bağlı olarak köklü biçimde değişmektedir.
Bu makaledeki analiz, yöneticilik anlayışına yönelik bir politik iktisat eleştirisi, kurumsal doğruluk çerçevesi ve etik ilkeleri örgütsel pratiğe dönüştüren yönetişim tasarım kriterleri ile genişletilmektedir.
Mali sürdürülebilirlik tüm kurumlar için gereklidir. Ancak, bir kurumun işi ne kadar kırılgan insanlarla çalışmayı ve insan gelişimi üzerinde belirleyici kararlar almayı içeriyorsa, kârlılık hedeflerinin mesleki muhakemeyi doğrudan yönlendirmesi etik açıdan o kadar kabul edilemez hâle gelir.
Kârlılık hedefleri ile etik arasındaki sınır nasıl çizilmelidir? Ayrım, kaçınılmaz olan mali kısıtların varlığında değil, bu kısıtların kurumsal konumunda yatar. Kârlılık hedefleri, örgütsel sürdürülebilirliğe yönelik arka plan kısıtları olarak işlediklerinde etik açıdan kabul edilebilirdir. Kırılgan insanları doğrudan etkileyen ya da insan gelişimi üzerinde kalıcı sonuçlar doğuran karar noktalarında mesleki muhakemeyi yönlendirdiklerinde ise etik açıdan sorunlu hâle gelirler.
Bir karar geri döndürülemez zarara ya da uzun vadeli insani gelişime ne kadar yakınsa, mali ölçütlerin mesleki ve ahlaki akıl yürütmeye tabi kalması yönündeki etik gereklilik o kadar güçlenir.
Dava süreçlerinde kârlılık baskıları adaleti çarpıtabilse de kısmen sınırlandırılabilirken, benzer baskılar sağlık hizmetlerinde önlenebilir zararın normalleşmesine yol açabilir. Özel eğitimde ise, insan gelişimini metalaştırabilir, toplumsal tabakalaşmayı derinleştirebilir ve demokratik eşitliği aşındırabilir.
Kâr Hedefleri ve Mesleki Etik
Geleneksel olarak normatif mantıklarla yönetilen mesleki kurumlar, giderek artan biçimde yönetsel ve mali performans ölçütlerine tabi tutulmaktadır. Hukuk büroları, hastaneler ve özel okullar dava uygulamaları, hastane operasyonları ve okul yönetimi dâhil olmak üzere iç birimlerine düzenli olarak kârlılık hedefleri dayatmaktadır.
İlk bakışta etik sorun simetrik görünür. Tüm kurumlar mali açıdan ayakta kalmak zorundadır. Hepsi, bir misyon ile kısıtlar arasında ödünleşimler yaşar. Bu simetri yanıltıcıdır. Zira, hukuk, tıp ve eğitim farklı ahlaki mimarilere dayanır.
Hukuk, çatışmayı yönetmek üzere tasarlanmış çekişmeli bir kurumdur. Tıp, bakım, yarar sağlama ve zararın en aza indirilmesine yönelmiş bir emanet ilişkisidir. Eğitim, yetkinlikleri, özerkliği ve yurttaşlığı şekillendiren biçimlendirici ve kamusal bir kurumdur. Bu farklar, kârlılık hedefleri karar alma süreçlerini şekillendirmeye başladığında etik açıdan belirleyici hâle gelir.
Kantçı Etik: Kişiler, Amaçlar ve Ahlaki Sınırlar
Kantçı bakış açısından etik değerlendirme, kurumsal uygulamaların kişilere araç olarak değil, kendi başlarına amaçlar olarak saygı gösterip göstermediğine dayanır. Soru, yalnızca sonuçların iyi olup olmadığı değildir. Asıl soru, kurumsal mantığın insanları yalnızca girdi, gelir kaynağı ya da risk nesnesi olarak değil, onur sahibi varlıklar olarak görüp görmediğidir.
Dava süreçlerinde avukatlar, kurallarla çerçevelenmiş çekişmeli bir sistem içinde taraflı ajanlar olarak hareket eder. Müvekkiller, belirsizlik koşulları altında stratejik temsil ilişkisine bilinçli biçimde girer. Kârlılık hedefleri, davaları bilinçli biçimde uzatma ya da gereğinden fazla dava açma gibi aşırılıkları teşvik edebilir. Ancak, bu aşırılıklar yargısal denetim, meslek kuralları ve karşı tarafın varlığı ile sınırlandırılır.
Kantçı açıdan etik başarısızlık, hukuki stratejinin adaletin kendisini araçsallaştırması durumunda ortaya çıkar. Örneğin, gecikmenin yalnızca karşı tarafı mali olarak yıpratmak amacıyla izlenmesi böyledir. Bununla birlikte, hukuk sistemi, tarafların stratejik davranacağını varsayar ve bu davranışların kontrolden çıkmaması için yargısal denetim ve mesleki kurallar gibi mekanizmalar kurar.
Hastaneler farklı bir ahlaki alanda yer alır. Hastalar stratejik aktörler değildir. Kırılgandırlar, bağımlıdırlar ve çoğu zaman anlamlı seçim yapma kapasitesine sahip değildirler. Yatak tahsisi, personel düzeyleri, yatış süresi hedefleri ve tedarik gibi operasyonel kararlar kârlılık ölçütleriyle yönlendirildiğinde, hastalar ahlaki özne olmaktan ziyade maliyet merkezleri olarak görülme riskiyle karşı karşıya kalır.
Kantçı etik burada daha keskindir. Mali nedenlerle hastaları bilerek önlenebilir zarara maruz bırakan her türlü kurumsal mantık, insan onurunu ekonomik verimliliğin gerisine ittiği için etik açıdan kabul edilemezdir. Bilgi asimetrileri ve bağımlılık bu asimetrinin şiddetini artırır. Bunlar sağlık alanının belirsizlik ve güven temelli yapısal özellikleridir.
Özel okullar da farklı türden olsa da emanet ilişkisi özellikleri taşır. Çocuklar tam özerk aktörler değildir. Ebeveynler bilgi asimetrisi altında seçim yapar. Eğitimin “çıktısı” sıradan anlamda bir meta değildir. Yetkinliklerin, muhakemenin ve özerkliğin geliştirilmesidir. Aynı zamanda demokratik toplumlarda yurttaşlık kapasitesinin oluşumudur.
Kârlılık hedefleri temel eğitim kararlarını şekillendirdiğinde, öğrenciler araç hâline gelme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu, öğrenim ücretlerinin azamiye çıkarılması, pazarlama odaklı kabul politikaları, seçici devam uygulamaları, maliyeti minimize eden istihdam yapıları ve uzun vadeli formasyon yerine kısa vadeli talebi tatmin etmeye yönelik müfredat sadeleştirmeleri yoluyla gerçekleşebilir. Kantçı kaygı, eğitimin yalnızca sömürüye açık hâle gelmesi değildir. Daha derin sorun, öğrencilerin insan gelişimi taşıyan öznelere değil, gelir üreten nesnelere indirgenmesidir. Bu durumda eğitim, kamusal ve ahlaki bir pratik olmaktan çıkar.
Kâr teşvikleri hukuki pratiği çarpıtabilir. Sağlık alanında, kırılganlık koşullarında kişileri araçlara dönüştürme riskini taşır. Özel eğitimde ise, biçimlendirici insani gelişimi fiyatlandırılmış bir çıktıya çevirme ve öğrencilerin gelişmekte olan bireyler olarak hak ettikleri saygıyı zayıflatma riski yaratır. Bunlar, Kantçı etiğin hizasında yapılabilecek tespitlerdir.
Kantçı Olmayan Batılı Etik Çerçeveler
Kantçı etik onur ihlallerini yakalar ancak kurumsal karakteri ve mesleki pratiği eksik tanımlar. İki Batılı alternatif analizi derinleştirir.
Aristotelesçi erdem etiği, kurumları bir pratiğe uygun erdemleri geliştirip geliştirmediklerine göre değerlendirir. Hukuk adaleti, tıp pratik bilgelik ve bakımı, eğitim ise karakter ve muhakemeyi geliştirmelidir. Kârlılık hedefleri, biçimsel kurallar korunuyor olsa bile bu erdemleri aşındırdığında etik dışı hâle gelir.
Alasdair MacIntyre tarafından geliştirilen pratik temelli etik, içsel iyilikler ile dışsal iyilikler arasında ayrım yapar. Kurumlar, para ve statü gibi dışsal iyilikler baskın hâle geldiğinde etik olarak başarısız olur. Bu çerçeve, kâr teşviklerinin dava süreçlerini nasıl bozduğunu, sağlıkta bakımı nasıl zayıflattığını ve eğitimi biçimlendirme yerine sertifikacılığa nasıl indirgediğini açıklar.
Bu yaklaşımlar, etik değerlendirmeyi tek tek alınan kararlara odaklanmaktan çıkarıp, kurumların zaman içinde hangi davranış biçimlerini ödüllendirdiğine ve nasıl bir mesleki kültür ürettiğine yöneltir.
Batı Dışı Etik Gelenekler ve Kurumsal Kırılganlık
Batı dışı etik gelenekler bu eleştirilerle dikkat çekici biçimde örtüşür.
Konfüçyüs ve Mengzi ile ilişkilendirilen Konfüçyüsçü rol etiği, etiği rol temelli sorumluluklara dayandırır. Yöneticileri, hekimlerin ya da öğretmenlerin üzerine yerleştiren kurumlar, verimlilikten bağımsız olarak ahlaki hiyerarşiyi tersine çevirir ve etik olarak başarısız olur.
Gautama Buddha’nın öğretilerine dayanan Budist etik, kurumları acıyı azaltıp azaltmadıklarına göre değerlendirir. Özellikle sağlık ve eğitimde işleyebilmek için ahlaki duyarsızlık gerektiren sistemler tasarım gereği etik dışıdır.
İbn Haldun ile temsil edilen İslam siyaset düşüncesi, toplumsal dayanışmayı ve adaleti vurgular. Eğitimin ve sağlığın metalaştırılması güveni zedeler ve kurumsal çözülmeyi hızlandırır.
Afrika felsefesindeki Ubuntu etiği, kişiliği ilişkisel olarak tanımlar. Kurumlar, topluluk refahına katkılarına göre yargılanır. Eğitim ve sağlıkta kâr odaklı tabakalaşma bu ilişkisel ontolojiyi ihlal eder.
Bu gelenekler birlikte ele alındığında, bu alanlardaki etik başarısızlığın kültürel ya da ideolojik değil, yapısal olduğu sonucunu pekiştirir.
Faydacı Analiz: Verimlilik, Refah ve Gizli Zarar
Faydacı yaklaşım, kurumları sonuçlarına göre değerlendirir. Kârlılık hedefleri sıklıkla verimlilik araçları olarak savunulur. Etik soru, refah kazanımlarının gerçek olup olmadığı ve zararların sistematik biçimde eksik sayılıp sayılmadığıdır.
Dava süreçlerinde kârlılık baskıları, hukuki maliyetleri artırarak, uyuşmazlıkları uzatarak ve varlıklı müvekkilleri kayırarak refahı azaltabilir. Bu kayıpların bir kısmı dağınık ve kısmen geri döndürülebilir olsa da, daha ağır zarar, davaların adil ve eşit koşullarda yürütülme ilkesinin zedelenmesinde yatar.
Mahkemeler, kötüye kullanımı yaptırıma bağlayabilir, karşı taraflar aşırılıkları dengeleyebilir. Ancak, bu mekanizmalar pratikte eşitsiz işler. Hukuk sistemi, tarafların benzer imkânlara sahip olduğunu varsayar. Sorunların bir kısmı görünür hâle gelse bile, güçlü tarafların sürekli avantaj sağlaması uzun vadede adaleti zedeler.
Faydacı açıdan dava süreçlerindeki verimsizlikler zaman, para ve güven kaybı olarak görünür. Ancak, bu perspektifin eksik saydığı şey, adaletsizliğin kendisinin toplumsal maliyetleridir: Hukuki eşitliğin zayıflaması, hukukun üstünlüğüne olan güvenin azalması ve ekonomik dayanıklılığa dayalı sonuçların normalleşmesi. Bu etkiler istatistiklerle ya da toplam refah hesaplarıyla kolayca gösterilemez. Buna rağmen, insanların hukuka güvenip güvenmemesi açısından belirleyicidir.
Sağlık alanında operasyonel verimlilik sıklıkla refah artırıcı olarak sunulur. Daha kısa yatışlar maliyetleri düşürür, artan hasta akışı erişimi artırabilir. Ancak, verimlilik hedefleri klinik yolları yönettiğinde, özellikle risk absorbe etme kapasitesi düşük kırılgan hastalar için yeniden yatışları, tıbbi hataları ve ölümleri artırabilir. Mali ya da usuli kayıpların aksine, yaşam ve beden bütünlüğüne verilen zararlar çoğu zaman geri döndürülemez ve etkileri hasta ile sınırlı kalmayıp ailelere, topluluklara ve tıbbi kurumlara duyulan kamusal güvene yayılır.
Bu durum, sağlık alanında faydacı muhakemenin yapısal bir başarısızlığına işaret eder. Ölçüm sistemleri tarafından en az görünür olan zararlar genellikle en güçsüzler tarafından taşınır. Maliyet ölçütleri acıyı, yaralanmayı ya da erken ölümü sistematik biçimde eksik saydığında ortaya çıkan hesaplama yalnızca yanlı değil, ahlaki olarak tutarsız hâle gelir. Yaşamı tehdit eden riskleri artık dışsallık olarak ele alan bir değerlendirme çerçevesi, sağlığın temel bir insani iyi olarak etik önceliğine saygı göstermez.
Eğitimde refah ufku daha uzundur. En önemli fayda ve zararlar yıllar içinde ortaya çıkar. Kârlılık hedefleri dar ve kısa vadeli anlamda verimliliği artırabilir. Ancak kârlılık hedefleri, sayılarla ölçülmesi zor olan ve ilk bakışta fark edilmeyen zararlar da yaratabilir.
Eğitimde ortaya çıkan sorunlar genellikle zamanla birikir ve erken aşamalarda alınan kararlar, bireylerin ilerleyen dönemlerdeki yaşam seçeneklerini kalıcı biçimde etkiler. Bu durum, bireylerin yaşam olanaklarını ve yurttaşlık yetkinliklerini uzun vadede belirler. Bu nedenle, üç tür gizli zarar öne çıkar.
Seçici kabul ve kaymak tabakanın ayrıştırılması: Kârı maksimize eden bir okul, eğitimi daha düşük maliyetli olan ve ölçülebilir başarı üretme olasılığı yüksek öğrencileri kabul etmeye teşvik edilir. Bu durum, eğitim yüklerini diğer kurumlara kaydırır, tabakalaşmayı derinleştirir ve başarısızlık, dışlanma ve uzun vadeli dezavantaj riskini, eğitim ihtiyacına göre değil, sosyoekonomik konuma göre yeniden dağıtır.
Kalite sıkıştırması: Maliyet kontrolü, öğretmen özerkliğini azaltabilir, müfredatı daraltabilir ve sınıf mevcudunu artırabilir. Bu önlemler, kısa vadede sınavlarda elde edilen başarıyı düşürmeyebilir. Buna karşın, demokratik katılım ve toplumsal iş birliği için gerekli olan eleştirel düşünme ve yargı geliştirme yetisini aşındırır.
Konumsal rekabet. Eğitim, bireylerin toplumsal konumunu belirleyen bir alandır. Kâr güdüsü bu alanı bir statü yarışına çevirdiğinde, her aile çocuğunu öne geçirmek için daha fazla çaba gösterir. Ancak, herkes aynı şeyi yaptığında, genel durum iyileşmez. Eğitim, birlikte yükselten bir kamusal araç olmaktan çıkar, öğrencileri ayıran bir sıralama sistemine dönüşür. Bu da demokratik eşitliği aşındırır.
Faydacı bakış açısından, dava süreçlerinde ortaya çıkan kayıplar daha kolay fark edilir. Bu kayıplar, tarafların birbirine itiraz edebilmesi, mahkemelerin müdahalesi ve meslek kuralları sayesinde çoğu zaman tamamen olmasa da sınırlanabilir.
Sağlık alanında ise sorun çok daha ağırdır. Verimlilik ölçütleri, gecikmiş tedavi, erken taburcu olma ya da artan ölüm riski gibi çok ciddi zararları yeterince hesaba katmaz. Oysa, bu tür zararlar geri döndürülemez olabilir. Bu nedenle, sağlıkta yapılan maliyet–fayda karşılaştırmaları etik açıdan son derece kırılgandır.
Özel eğitimde sorunlar bir anda ortaya çıkmaz. Zamanla birikir. Kâr baskısı, bazı çocukları sürekli öne çıkarırken, diğerlerini geride bırakır. Bu durum yalnızca bireyleri değil, toplumun tamamını etkiler. Eğitim eşitleyici bir rol oynamak yerine, ayrıştırıcı bir sisteme dönüşür.
Politik İktisat: Yöneticilik ve Mesleki Mantıkların Sömürgeleştirilmesi
Bu noktada politik iktisat, fiyat oluşumu ya da çıktı tahsisi anlamında değil, yönetişim yapılarının, teşvik sistemlerinin ve otorite ilişkilerinin gücü, riski ve yaşamı nasıl şekillendirdiği anlamında bir politik iktisat analizidir.
Kâr hedeflerinin etik etkisi, tek tek yöneticilerin ya da çalışanların verdiği kararlardan ibaret değildir. Asıl belirleyici olan, kâr odaklı yönetim sistemlerinin mesleki değerleri nasıl geri plana ittiği, karar yetkisini kimlerin elinde topladığı ve sorumluluğu nasıl dağıttığıdır.
Hukuk bürolarında kâr ve performans odaklı yönetim anlayışı, avukatların nasıl çalıştığını ve hangi davranışların ödüllendirildiğini belirler. Faturalandırılabilir saatler, müvekkil seçimi ve iç hiyerarşiler baskın hâle gelir. Bu durum, mesleki idealleri ve kamusal rolleri aşındırabilir. Buna rağmen, hukukun temel işlevi olan çatışma yargılaması korunur. Buradaki zarar maddi olmaktan çok ahlakidir. Adalete erişimi zorlaştırır ve mesleğin kamusal anlamını zayıflatır.
Sağlıkta yöneticilik daha derin bir nüfuza sahiptir. Hastaneler, giderek performans göstergelerinin klinik muhakemenin yerini alabildiği yarı piyasa mantığıyla çalışır. Hastanelerde bütçe hedefleri tıbbi kararlara dönüşür. Ancak bu kararları kimin aldığı ve sonuçlarından kimin sorumlu olduğu giderek belirsizleşir.
Sorumluluğun bu şekilde belirsizleşmesi sistemin bilinçli bir şekilde işleyişinin sonucudur. Kurumların tarafsızlık görüntüsü altında yapısal zarar üretmesine olanak tanır. Bu sistem, kararları alan üst düzey aktörleri korur. Olumsuz sonuçlar ortaya çıktığında ise bedeli, sahada çalışanlar ve doğrudan etkilenen insanlar öder.
Eğitimde yöneticilik, eğitimi hizmet ürününe, aileleri tüketiciye, öğretmenleri uygulayıcıya ve öğrencileri çıktıya dönüştürür. Kârlılık hedefleri bu çerçevede hesap verebilirlik sistemleriyle etkileşerek standartlaşma, pazarlama ve segmentasyon üretir. Bu durum, eğitimi kamusal bir pratik olarak zayıflatabilir.
Burada, politik iktisat önemlidir. Zira, eğitim toplumsal yeniden üretimin temel mekanizmalarından biridir. Kâr güdümlü tabakalaşma bir yan etki değildir. Piyasalaşmış bir sistemde, varlıklı aileler çocukları için avantaj satın alabilirken, kurumlar da bu talebi karşılamaya teşvik edilir.
Yöneticilik yalnızca teknik bir yönetim meselesi değildir. Hangi kararın doğru, kimin bedel ödeyeceği gibi ahlaki ve toplumsal soruları sayılara ve performans hedeflerine çeviren bir yönetme biçimidir. Böylece aslında siyasi olan tercihler, teknik zorunluluklar gibi sunulur.
Hukuk alanında bu yaklaşım, adalete erişimde eşitsizlik yaratır. Ancak dava süreçleri açık olduğu için sorunlar en azından görünür kalır.
Sağlıkta ise kararlar protokollere ve hedeflere bağlanır. Bu da kimsenin açıkça suçlanmadığı, ama hastalar için ciddi sonuçlar doğuran zararların ortaya çıkmasına yol açar.
Eğitimde ise çocukların gelişimi bir ticaret konusu hâline gelir. Piyasa mantığıyla yapılan ayıklama ve rekabet, toplumsal sınıflar arasındaki farkları azaltmak yerine kalıcılaştırır.
Bu yönetişim tarzı siyaseten önemlidir. Zira, gücü itirazdan yalıtır. Kararlar teknik görünürken risk aşağıya doğru dağıtılır. Bu nedenle etik analiz, kârlılık hedeflerini tarafsız kısıtlar olarak değil, kurumsal güç ilişkilerine gömülü politik araçlar olarak ele almalıdır.
Asıl mesele verimlilik değildir. Yöneticilik, yetkiyi güçlülerin elinde toplar, riskleri ise başkalarına yükler. Bu süreçte, kimin kazandığı ve kimin bedel ödediği açıkça görünmez hâle gelir.
Kurumsal Doğruluk
“Kurumsal doğruluk”, bir kurumun nasıl yönetildiğiyle ilgilidir. Bir kurumda teşvikler, sorumluluk düzeni ve karar yetkileri, toplumdan beklenen asıl işle uyumluysa kurum doğru çalışır. Bu uyum bozulduğunda, kurum verimli görünse bile meşruiyetini kaybeder.
Meşru toplumsal amaç, bir kurumun toplum adına yerine getirmesi beklenen temel işlevdir. Bu işlev, kurumun beyan ettiği hedeflerden ya da piyasa başarısından ayrı değerlendirilir.
Örgütler yalnızca kaynaklara değil, otoritelerini sürdürebilmek için toplumsal meşruiyete ihtiyaç duyar. Kurumlar, uzun vadeli performans ve adalet sonuçlarını şekillendiren oyunun kurallarını bünyelerinde barındırır.
Bir hukuk bürosunda dava bölümü, kârlılık adalet kurallarının önüne geçmediği sürece kurumsal olarak doğru çalışır. Gelir hedefleri olabilir. Ancak bu hedefler, davayı gereksiz yere uzatan ya da karşı tarafı yıpratmaya dayanan davranışları teşvik etmemelidir. Bunu sağlamak için ücretlendirme kuralları, meslek disiplin mekanizmaları, hâkimlerin uyguladığı yaptırımlar ve dayanaksız dava açılmasına karşı yerleşmiş meslek normları kullanılmalıdır.
Kurumsal uyumsuzluk, bir kurumun koyduğu hedeflerin, davaları bilerek uzatma ya da delilleri kötüye kullanma gibi adaleti zedeleyen davranışları ödüllendirdiği durumlarda ortaya çıkar. Özellikle mahkemelerin bu tür davranışları her zaman fark edememesi ya da cezalandıramaması sorunu büyütür.
Hastaneler, tıbbi kararlar yönetim hedeflerinin önüne geçtiğinde doğru çalışır. Bütçe, hastaya nasıl bakım verileceğini belirleyen bir ölçüt değil, uyulması gereken bir sınır olarak ele alındığında kurumsal denge korunur. Hedefler olabilir. Ancak, bunlar açık tıbbi ve etik kurallarla sıkı biçimde sınırlandırılmalıdır.
Hastaların ne zaman yatacağı, ne zaman taburcu edileceği ya da hangi hizmeti alacağına fiilen operasyon birimleri karar veriyorsa, ancak bu kararların etik sorumluluğu kimseye ait değilse, kurumsal bir sorun vardır. Bu sorun teknik değil, meşruiyetle ilgilidir.
Özel bir okul, kâr amacı eğitimin niteliği ve topluma karşı sorumluluklarıyla çelişmediği sürece kurumsal olarak doğru çalışır. Bunun için, eğitimi bir ticaret nesnesine dönüştüren ve öğrencileri sosyal kökenlerine göre ayıran uygulamaları sınırlayan açık kurallar gerekir. Ayrıca, okulun kimi kabul ettiği, öğrencileri hangi koşullarda tuttuğu, öğretmenlerin çalışma şartları ve neyin öğretilmesinin hedeflendiği konularında şeffaf olması gerekir.
Kurumsal uyumsuzluk, okulun iş modelinin gerçek eğitsel katma değer yerine seçime, markalaşmaya ve konumsal avantaja dayanması hâlinde ortaya çıkar. Bu durumda, kârlılık hedefleri misyonu yalnızca kısıtlamaz. Onu yeniden tanımlar. Kurumsal uyumsuzluk, bu nedenle yalnızca örgütsel değil, ahlaki sorumluluğu taşıyanlardan sonuçlarından yalıtılmış aktörlere otoriteyi kaydırdığı ölçüde politik bir başarısızlıktır.
Kâr hedefleri, kurumun başarısı yalnızca kârla ölçülmediği sürece etik açıdan tolere edilebilir.
Meşru bir kurum, kararlarını açıklayabilen ve bu kararlarla kimseyi kalıcı olarak geriye itmeyen kurumdur.
Yönetişim Kontrol Listeleri: Etiği Kurumsal Tasarıma Dönüştürmek
Etik değerlendirme normatif teşhisle sınırlı kaldığında eksik kalır. Kurumlar yalnızca aktörler etik dışı davrandığı için değil, yönetişim yapıları kurumsal amacı zedeleyen davranışları sistematik biçimde ödüllendirdiği için başarısız olur. Etiği kurumsal tasarıma dönüştürmek, hangi kârlılık hedeflerinin kabul edilebilir, koşullu olarak kabul edilebilir ya da tasarım gereği kurumsal olarak yanlış olduğunu belirlemeyi gerektirir.
Dava bölümlerinde kâr hedefleri, davaların ne kadar sürdüğü ya da taraflar arasındaki çekişmenin ne kadar tırmandığıyla doğrudan bağlantılı olmadığı sürece etik açıdan kabul edilebilir. Firma düzeyinde gelir hedefleri ve davaların adil ve nitelikli biçimde sonuçlanmasını esas alan ölçütler sorun yaratmaz. Buna karşılık, davayı bilerek uzatmayı, delilleri gereksiz yere çoğaltmayı ya da karşı tarafı yıpratmayı ödüllendiren hedefler kurumsal olarak yanlıştır. Zira bu yaklaşım, adaleti bir yargılama süreci olmaktan çıkarıp kazanç üretme aracına dönüştürür.
Hastane operasyonlarında yönetişim kısıtları daha güçlü olmalıdır. Toplam bütçenin dengede tutulması, tedarik giderlerinin verimli yönetilmesi ve tıbbi olmayan harcamaların kontrolü kabul edilebilir hedeflerdir. Hastaların hastanede kalış süresine ya da taburcu edilme zamanına ilişkin hedefler ise ancak doktorların tıbbi karar yetkisi korunduğunda ve sonuçlar hastaların risk durumuna göre değerlendirildiğinde sınırlı biçimde kabul edilebilir.
Buna karşılık, hastaların erken taburcu edilmesini, belirli vakaların özellikle tercih edilmesini ya da tedavinin bilerek geciktirilmesini kâra bağlayan hedefler kurumsal olarak yanlıştır. Bu yaklaşım, hastaların kırılganlığını tıbbi bir sorumluluk olmaktan çıkarıp mali bir hesaba indirger.
Özel okullarda uzun vadeli mali sürdürülebilirlik ve idari verimlilik hedefleri kabul edilebilirdir. Öğrenim geliri ve kayıt artışı hedefleri, ihtiyaç temelli burs tabanları ve seçici olmayan kabul gibi sıkı koşullar gerektirir. Öğrenci seçimine, yüksek maliyetli öğrencilerin dışlanmasına ya da piyasa cazibesi için müfredat sadeleştirmesine dayalı kâr modelleri kurumsal olarak yanlıştır. Zira, eğitimi kamusal formasyon yerine konumsal sıralamaya indirger.
Üç alanın tamamında temel tasarım kuralı şudur: Kârlılık hedefleri mesleki muhakemenin içinde değil, etrafında çalışmalıdır. Mesleki otorite, adaletin sağlanması, insanların zarar görmemesi ve yurttaşlık kapasitesinin oluşması süreçlerini kamusal hesap verebilirlik ve demokratik meşruiyetle birbirine bağlayan kurumsal mekanizmadır.
Düzenleyiciler İçin Politika Notu
Temel kurumlardaki etik başarısızlıklar nadiren bireysel suistimalden kaynaklanır. Daha sıklıkla ulusal yönetişim geleneklerine gömülü düzenleme tasarımı tercihlerinin öngörülebilir sonucudur. Karşılaştırmalı kanıtlar, ülkelerin bu tür kurumlarda kâr teşviklerini sınırlandırma biçimlerinin sistematik olarak farklılaştığını göstermektedir.
Almanya’da, hukukta güçlü mesleki düzenleme ve ücret tarifeleri, sağlıkta son dönemde klinik güvencelerle desteklenen tanıya dayalı ödeme reformu ve özel okullara yönelik sıkı düzenleme, kârlılık hedeflerinin etik zararını sınırlar. Mali disiplin vardır. Ancak, mesleki veto yetkisi korunur.
ABD’de hukuk, sağlık ve eğitimde kârı sınırlayan kuralların zayıf olması, yönetsel hedeflerin mesleki yargının önüne geçmesine neden olur. Bu durum yenilik ve verimlilik getirirken, aynı zamanda eşitsizliği artırır ve kurumsal güveni aşındırır.
Birleşik Krallık’ta karma bir sistem işler. Etik sorunlar açık kâr arayışından çok, yönetsel baskılar ve yetersiz finansman üzerinden ortaya çıkar. Bu durum sorumluluğu bulanıklaştırır ama piyasa mantığını ortadan kaldırmaz.
Türkiye’de piyasalaşma çok hızlı oldu, ama bunu dengeleyecek güçlü kurallar ve kurumlar yeterince kurulmadı. Sağlıkta performans sistemi, eğitimde sınav merkezli özel okullar ve hukukta herkese aynı şekilde işlemeyen uygulamalar, hizmete erişimi artırmış gibi görünse de, adalet ve güven duygusunu zayıflattı.
Kârlılık hedefleri ancak, davalarla, tedaviyle ya da eğitimle ilgili somut kararları doktorların, avukatların ve öğretmenlerin vermeye devam ettiği durumlarda kabul edilebilir. Bu mesleki yetki hem hukukla güvence altına alınmalı hem de pratikte uygulanmalıdır.
Siyaset: Güç, Düzenleme ve Demokratik Riskler
Bu noktada mesele artık yalnızca etik ya da yönetsel değildir. Kâr hedefleri siyasidir. Çünkü yüklerin kime yükleneceğini, hizmete kimin ulaşacağını ve karar süreçlerinde kimin söz sahibi olacağını belirler. Siyaset bu alanlara düzenleme, finansman tercihleri, mesleki denetim ve sınıf yapısı üzerinden müdahil olur.
İyi hukuki temsil parası olanlara kaldığında, hukuk resmen eşit görünür ama fiilen eşit olmaz. Bu da hukukun adil olduğu ve vatandaşların devlet karşısında eşit olduğu inancını sarsar.
Sağlıkta kâr hedefleri, bazı insanların diğerlerine göre yaşama şansının daha yüksek olmasına yol açabilir. Bu, sistemin zamanı, ilgiyi ve kaynakları kime ayırdığıyla ilgilidir. Yoksullar ve güçsüzler daha kötü sağlık koşullarına sahiptir. Eşitsizlik yalnızca haksız değil, aynı zamanda öngörülebilir bir sağlık sorunudur. Devlet, kâr uğruna ortaya çıkan bu zararlara göz yumduğunda, fiilen bazı insanların hayatını diğerlerinden daha az değerli kabul etmiş olur. Bu da yurttaşlık fikrinde ciddi bir kırılma anlamına gelir.
Eğitim demokratik yurttaşlıkla doğrudan bağlantılıdır. Katılım, muhakeme ve karşılıklı tanıma yetkinliklerini şekillendirir. Piyasalaşma, eğitsel fırsatı servete daha bağımlı hâle getirerek ve kurumları öğrencileri bölümlenmiş müşteri tabanları olarak görmeye teşvik ederek demokratik eşitliği zayıflatabilir.
Ayrışmış bir eğitim sistemi, insanların kimlerle tanıştığını, hangi çevrelere girebildiğini, hangi diplomaları alabildiğini ve kendilerini kamusal hayatta ne kadar özgüvenli hissettiklerini belirler. Bu da siyasi eşitsizliği güçlendirir. Böylece, kâr hedefleri, kimse bunu özellikle istemese bile, toplumsal sınıflar arasındaki güç farklarının yeniden üretilmesine hizmet edebilir.
Hukuk, sağlık ve eğitimdeki kâr hedefleri yalnızca yönetsel araçlar değildir. Eşitliği, demokratik meşruiyeti ve demokratik yurttaşlığın bütünlüğünü şekillendiren siyasi mekanizmalardır.
Normatif Çerçeve: Piyasa Tarafsızlığı Yerine Kurumsal Bütünlük
Piyasalar güçlü koordinasyon araçlarıdır. Ancak, kurumsal olarak kördür. Kâr ölçütleri adalet, sağlık ve eğitim gibi alanlarda belirleyici hâle geldiğinde, artık yalnızca ekonomik değişkenler değildirler. Kimin risk alacağını, kimin korunacağını ve kimin ilerleyebileceğini belirleyen siyasi araçlara dönüşür.
Buradan üç normatif sınır çıkar.
Hukukta tarafların strateji kurması normaldir. Ancak bu strateji, parası olanın karşı tarafı ezmesine dönüşürse, adalet işlemez hâle gelir.
Sağlık sistemi, insanların zayıf ve korunmaya muhtaç olduğu gerçeği üzerine kuruludur. Eğer kimin yaşayacağı kâr hesabına bağlanırsa, bu sistem ahlaki olarak çöker.
Eğitim müşteri üretmez, toplumun eşit üyelerini yetiştirir. Bir okulun başarısı, kimi dışarıda bıraktığına ya da kime ayrıcalık sağladığına göre ölçülmeye başlarsa, eğitim demokratik anlamını kaybeder.
Bu yaklaşım piyasaların varlığına karşı değildir. Ancak adalet, sağlık ve eğitim gibi toplumun geleceğini şekillendiren alanlarda, kurumların önce kamusal görevlerine sadık kalması gerektiğini savunur. Verimlilik önemlidir, ama kâr kamusal amacın önüne geçmemelidir.
Sonuç
Hukuk büroları, hastaneler ve özel okullar mali kısıtlar altında çalışır. Ancak kârlılık hedefleri, her biri farklı bir toplumsal amaca dayandığı için bu kurumlarda aynı etik sonuçları doğurmaz.
Dava süreçlerinde kâr baskısı adaleti eğebilir. Yine de çekişmeli yapı ve açık yargılama, birçok suistimali görünür kılar ve kısmen sınırlar. Sağlıkta ise, kâr güdümlü uygulamalar, önlenebilir zararları olağanlaştırabilir ve sorumluluğu sistemin içine dağıtarak görünmez hâle getirebilir. Özel eğitimde kâr teşvikleri, insan gelişimini bir ürün gibi ele alır. Toplumsal ayrışmayı derinleştirir ve demokratik eşitliği zayıflatır.
Bu farklar yapısaldır. Çatışmayı yönetmek için kurulmuş kurumlarla, kırılgan insanlara emanet edilmiş kurumlar ve bireyleri yurttaş olarak yetiştirmekle görevli kurumlar aynı ahlaki ölçütlerle yönetilemez.
Bu alanları ahlaken eşdeğer gören ve kârlılık hedeflerinin, güçlü güvenceler olmadan mesleki kararların yerini almasına izin veren her yönetişim modeli, kaçınılmaz olarak kurumsal uyumsuzluk ve siyasi tepki üretir.
Adalet, sağlık ve eğitimde kârlılık hedefleri mesleki muhakemenin önüne geçtiğinde, kurumlar verimli görünebilir. Ancak, demokratik anlamda meşruiyetlerini kaybederler. Zira bu durum, adalete eşitsiz erişimi, sağlık risklerinin adaletsiz dağılımını ve resmen eşit olan yurttaşlar arasında derin fırsat farklarını olağanlaştırır.
Bir toplumun gücü yalnızca ne kadar verimli çalıştığıyla değil, adaletin, sağlığın ve eğitimin kârın gerisinde bırakılmadığı kurumlar kurabilmesiyle ölçülür.



Yorumlar