Annales Okulu
Her olayın ya da gelişmenin bir tarihi vardır. Bir savaş ilanının kesin bir tarihi söz konusudur. Ancak, o savaşı ortaya çıkaran etkenlerin bir araya gelmesi onlarca ve hatta yüzlerce yıl almıştır. İktisadi bir kriz aniden ortaya çıkabilir. Fakat, bu krizi hazırlayan ticaret, kredi, mülkiyet ve toplumsal hiyerarşi yapılarının çok uzun bir geçmişi vardır.
Annales geleneği, tarihe bakış açısına değerli bir katkı sunmuştur. Tarihte ortaya çıkan olayların ve gelişmelerin açıklamalarının anlamını değiştirmiştir. Her disiplinin tarihi, ilgilendiği toplumların içinde yaşadığı zamansallık unsurlarını dikkate almalıdır. Olayların hızlı akışı, ekonomik ve demografik hareketlerin orta vadeli olma özelliği ve kurumların, çevrenin ve miras alınmış yaşam biçimlerinin yavaş akan zamanı tarihsel süreçlerin içine gömülmüştür.
Okulun Kökenleri
Annales okulu, adını Marc Bloch ve Lucien Febvre tarafından 1929’da Strasbourg’da kurulan Annales D’histoire Économique Et Sociale dergisinden almıştır. Her iki tarihçi de Fransa’nın egemen akademik tarih anlayışına karşı çıkmıştır. Bloch ve Febvre, Fransa’nınn devletlere, diplomasiye, siyasi liderlere ve resmî kurumlar tarafından üretilen belgelere odaklı tarih anlayışını sorgulamıştır.
Bloch ve Febvre, tarihin coğrafya, sosyoloji, iktisat, antropoloji, psikoloji ve dilbilimle sürekli bir diyalog içinde olması gerektiğini savundular. Paul Vidal de la Blache’ın coğrafya çalışmalarından ve Émile Durkheim’ın sosyolojisinden etkilendiler. Amaçları, zaman içindeki değişimi açıklamaya katkıda bulunan her disiplinden yararlanabilen bir tarih anlayışı geliştirmekti.
Marc Bloch, Kralın Dokunuşu adlı eserinde Fransa ve İngiltere krallarının hastalara dokunarak sıraca hastalığını (bir çeşit tüberküloz) iyileştirebildikleri inancını inceledi. Bloch’a göre bu inanç, monarşinin toplum tarafından nasıl tahayyül edildiğini ve kolektif beklentiler yoluyla nasıl ayakta tutulduğunu gösteriyordu. Feodal Toplum adlı eserinde, feodalizmi toprak, himaye, akrabalık, feodal otorite ve savaş arasındaki bağlantılardan oluşan bir toplumsal düzen olarak ele aldı.
Febvre’in coğrafya, din ve erken modern dönem düşüncesi üzerine çalışmaları, belirli bir tarihsel dönemde yaşayan insanların neleri düşünüp ifade edebileceklerini sorguluyordu. On Altıncı Yüzyılda İnançsızlık Sorunu adlı eserinde, modern ateizm kategorilerinin geçmişe taşınarak François Rabelais’ye uygulanmasına karşı çıktı. Rabelais’nin düşüncesi, tarih içinde oluşmuş bir dil, zihinsel donanım ve toplumsal çevre içinde işliyordu. Tarihçinin görevi, insanların yaşadıkları dönemde neleri düşünebildiklerini, neleri düşünmekte zorlandıklarını ya da hiç düşünemediklerini anlamaktı.
Bu ilke, anakronizme karşı en güçlü tarihsel araştırma yöntemlerinden birinin önünü açmaktadır. Geçmiş, farklı kavramsal dünyalarda yaşamış insanlara bugünün kavramları ve kategorileri üzerinden bakarak özümsenemez.
Fernand Braudel ve Tarihsel Zamanın Çoğulluğu
Fernand Braudel’in olağanüstü ve anıtsal eseri II. Felipe Dönemi’nde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, 16. yüzyılı ve II. Felipe’nin hükümdarlık dönemini konu alıyordu. Braudel, kitabına dağlar, denizler, ovalar, iklimler, yollar, hasatlar, yerleşimler ve hareket anlatımlarıyla başlar. Daha sonra, siyasi tarihi maddi ve toplumsal bir etkileşim alanı olarak Akdeniz’in geniş tarihi içine yerleştirir.
Braudel, tarihsel zamanın üç düzeyi arasında ayrım yapar. Birincisi, olayların kısa zamanıdır. Savaşlar, diplomatik kararlar, taht değişiklikleri, isyanlar ve siyasi krizler bu kategoride yer alır. İkincisi, konjonktürlerin zamanıdır. Fiyat hareketleri, ticari döngüler, demografik değişimler ve zamana yayılan dönüşümler de bu ikinci kategorinin alanına girer. Üçüncüsü ise, longue durée, diğer bir ifadeyle coğrafya, tarımsal üretim sistemleri, ticaret yolları, kent ağları, kurumlar ve kalıcı toplumsal pratikler gibi ağır değişen yapıların zamanıdır.
Söz konusu kavramlar, aynı tarihsel gerçekliğin eşzamanlı boyutlarını ortaya koyar. Bir tahıl kıtlığı aniden gelişen bir olaydır. Ancak, uzun süreli bir fiyat hareketinin parçası ve yüzyıllar boyunca oluşmuş bir tarım ve ulaşım sisteminin tezahürü olabilir. Tarihsel açıklama, söz konusu zamansallıkların birbirleriyle etkileşim içinde olduğunu göstermelidir.
İktisadi analizler genellikle soyut ya da dar bir zaman aralığına sıkıştırılmış analizler çerçevesi sunmaktadır. Bu nedenle, çoğu zaman statik bir nitelik taşımaktadırlar. Çoğu iktisadi model kurumların, toplumsal tercihlerin, teknolojinin ve mülkiyet ilişkilerinin nasıl oluştuğunu sorgulamaz. Bunları veri olarak kabul eder. Longue durée, verili olduğu varsayılan bu koşulların tarihsel süreçte nasıl üretildiğini, ne kadar süre varlığını koruduğunu ve hangi unsurların etkisiyle değiştiğini sorgular. Bu açıdan bakıldığında iktisat, sadece kıt kaynakları tahsis eden ya da sözde çoklu piyasa dengelerine ulaşan bir mekanizma değildir. İktisat, maddi yaşamın tarihsel süreçte biçimlenen örgütlenme modellerini açıklar.
Braudel, görüşünü Medeniyet ve Kapitalizm, 15.–18. Yüzyıl adlı eserinde daha ileri bir safhaya ulaştırır. Braudel, maddi hayatı, piyasa ekonomisini ve kapitalizmi birbirinden ayırır. Maddi hayat, insanların gündelik üretim ve tüketim faaliyetlerini kapsar. Bu faaliyetlerin bir bölümü piyasanın dışında gerçekleşir. Kapitalizm çerçevesinde güçlü tüccarlar ve kreditörler, bilgi üstünlüğünden, kredi mekanizmasından, siyasi ayrıcalıklardan, tekellerden ve ticaret ağlarından yararlanarak olağan piyasa rekabetinin dışında hareket edebilir.
Braudel’in bu yaklaşımı, kapitalizmin serbest piyasalarla özdeşleştirilmesi yaklaşımına karşı çıkmak anlamına gelmektedir. Braudel’in kapitalizmi yorumlayışında güç asimetrileri ve ayrıcalık kavramları bulunmaktadır. Bu nedenle, belirli noktalarda tarihsel politik iktisatla ve Karl Polanyi’nin piyasaların toplumsal ve siyasi düzenlemeler yoluyla kurulduğu ve bunların dışında bağımsız olarak var olmadığı yönündeki teziyle ortaklık taşımaktadır. Bu iki yaklaşım özdeş değildir. Ancak, her ikisi de iktisadın zamandan bağımsız yasalarca yönetilen özerk bir alan olarak ele alınmasını reddetmektedir.
Yapılardan Zihniyetlere ve Gündelik Yaşama
Annales, okul sözcüğünün düşündürdüğü kadar bütünlüklü bir yapıya sahip olmamıştır. Sonraki kuşak tarihçiler Annales anlayışının çerçevesini genişletmiştir. Jacques Le Goff ve Georges Duby, Orta Çağ toplumunu, kültürünü ve simgesel sistemlerini incelemiştir. Emmanuel Le Roy Ladurie, Montaillou’daki bir köy topluluğunu irdelemeden önce demografi, iklim ve toplum tarihini harmanlamıştır. Philippe Ariès, çocukluk ve ölüme karşı algıların zamanla nasıl değiştiğini araştırmıştır. Bu çalışmalar aile yaşamının, beslenme alışkanlıklarının, cinselliğin, okuryazarlığın, ritüellerin, korkunun, hafızanın ve sıradan insan deneyimlerinin tarihsel araştırmanın konusu hâline gelmesine katkıda bulunmuştur.
Mentalités, diğer bir ifadeyle zihniyetler kavramının zamanla öne çıkmasında Annales geleneğinin rolü büyüktür. Kavram, toplumların ortak eğilimlerini, kategorilerini, alışkanlıklarını ifade etmektedir. Zamana, ölüme, insan bedenine, otoriteye, çocukluğa, dine ve doğaya yönelik tutumlarını kapsamaktadır.
Annales’in kazandırdığı perspektif, tarih araştırmasının alanını büyük ölçüde genişletti. Tarihçilerin tali kabul ettikleri araştırma alanları odağa oturmaya başladı. Kilise kayıtları, mahkeme kayıtları, vasiyetnameler, vergi belgeleri, haritalar, hane envanterleri, fiyatlar, görsel malzemeler, sözlü gelenekler, iklim verileri ve arkeolojik bulgular başka bir bakış açısıyla değerlendirmeye tabi tutulur hale geldi. Arşiv, artık yalnızca devletlerin resmî belgelerinden oluşmuyordu.
Köylüler, zanaatkârlar, kadınlar, aileler, dinî azınlıklar ve yerel topluluklar, daha önce hükümdarların ve diplomatların egemen olduğu tarih anlatılarına zamanla nüfuz etti. Diğer bir ifadeyle, tarihin konu seçimi demokratikleşti.
Farklı Bir Tarihsel Nedensellik Anlayışı
Annales’in en önemli katkılarından biri, nedensellik anlayışıdır. Geleneksel anlatılar genellikle bir sonucu, ondan hemen önce gelen kararla ilintilendirirler. Annales tarihçilerine göre bu tür açıklamalar eksikti. Zira, alınan kararların sınırları, maddi ve toplumsal koşullar tarafından önceden belirlenmekteydi.
Siyasi liderlerin kararlarını etkileyen çok sayıda değişken vardır. Mali düzen, ulaşım ve denizcilik imkânları, devletin idari kapasitesi, geçmişten kalan çatışmalar, dönemin düşünce dünyası ve toplumsal eşitsizlikler gibi unsurlar onların hareket alanını belirler. Bunların hiçbiri liderlerin özgürce seçtiği koşullar değildir. Bu nedenle, tarih çalışmasının açıkladığı şey yalnızca bir liderin niyetine ve aldığı karara odaklanamaz. Liderin istediğini yapabilecek güce sahip olup olmadığını ve kararının hangi tarihsel koşullar içinde şekillendiğini de göstermelidir.
Bu bakış açısının iktisat tarihi açısından büyük önemi bulunmaktadır. Fiyatlar hasatlardan, ulaşımdan, mali kurumlardan, pazarlık gücünden ve toplumsal hiyerarşiden ayrı düşünülemez. Ticaret yollarına dair tercihler yalnızca maliyet karşılaştırmalarıyla açıklanamaz. Ticaret yolları deniz gücüne, hukuki ayrıcalıklara, kredi ilişkilerine, imparatorlukların örgütlenme biçimine ve limanlarla denizlerin fiziksel özelliklerine bağlıdır. Emeğin yeniden üretimi hanelere, toplumsal cinsiyet ilişkilerine, sağlık koşullarına, geleneklere ve siyasi otorite ile ilişkilere bağlıyken emek yalnızca bir üretim faktörü olarak düşünülemez.
Annales tarihçileri fiyatlara, ücretlere, hasatlara ve ticarete ilişkin tarihsel verilerin ardındaki kurumları ve toplumsal ilişkileri incelediler. Bir Orta Çağ kentindeki piyasa, modern rekabetçi piyasanın eski bir biçimi olarak ele alınamazdı. Kapitalizmin yalnızca piyasada mal ve hizmet mübadelesi anlamına geldiği varsayılamazdı. Piyasa, mülkiyet, emek ve kapitalizm gibi kategoriler değişmeyen özelliklere sahip değildi. Her bir kavram tarihsel olarak sürekli ve yeniden araştırılmalıydı.
Annales’e Yönelik Eleştiriler
Annales Okulu’nun başarısı, en önemli zayıflıklarından bazılarını da doğurdu.
İlk eleştiri yapısal determinizmle ilgilidir. J. H. Hexter, Braudel’in farklı açıklama düzeylerinin her zaman tutarlı bir nedensel anlatı oluşturmadığını savundu. Eserin çok geniş kapsamı, parçaların birbirini nasıl açıkladığını açıkça göstermeyen bir betimlemeye dönüşebiliyordu. Farklı yapılar sarih bir şekilde görülebiliyordu. Ancak, coğrafya, konjonktür ve olay arasındaki bağlantıları kuran kesin mekanizmalar aynı sarihlikte ortaya konmuyordu.
Söz konusu eleştiri longue durée kavramını geçersiz hale getirmemektedir. Ancak, ağır değişen yapılar gereğinden fazla şeyi açıklamak için kullanıldığında dönüşümü açıklamak giderek zor bir hale gelmektedir. Devrimler, savaşlar, kurumsal çöküşler, teknolojik değişimler ve siyasi kararlar, sonraki kuşakların içinde yaşayacağı koşulları değiştirebilir. Sürekliliği ortaya çıkarmak amacıyla geliştirilmiş bir yaklaşım, kopuşların önemini sistematik biçimde aşağı çekebilir.
İkinci eleştiri siyasetin geri plana itilmesidir. Annales’in ilk dönem polemikleri, siyasi ve diplomatik tarihi çoğu zaman yüzeysel bir “olay tarihi” olarak ele aldı. Oysa devletler, hukuk, örgütlü şiddet, ideoloji ve siyasi çatışma her zaman daha derindeki toplumsal veya ekonomik yapılardan türetilemez. Bunların kendilerine özgü nedensel güçleri de vardır. Bir parlamento kararı, askerî yenilgi, anayasal mücadele veya sömürge yönetiminin çıkardığı bir kararname mülkiyeti yeniden paylaştırabilir, kurumları yeniden biçimlendirebilir ve ekonomik gelişmenin yönünü değiştirebilir. Lawrence Stone, olayları, kişilerin kararlarını ve siyasi mücadeleleri yeniden öne çıkaran anlatı tarihçiliğini savundu. Bu, tarihi yalnızca büyük ve uzun ömürlü yapılar üzerinden açıklayan yaklaşımlara karşı bir tepki oldu. Zira, bu yaklaşımlar insanların bilinçli eylemlerini ve beklenmedik gelişmelerin tarih üzerindeki etkisini geri plana itiyordu.
Siyasi olaylar yapılar sayesinde anlaşılır hâle gelir. Ancak, yapılar da siyasi eylemler aracılığıyla yeniden üretilir veya dönüştürülür. Annales, bu etkileşimi ortaya koydu ve güçlendi. Buna karşın, olayları denizin yüzeyindeki köpükler olarak gören hiyerarşik bir anlayış geliştirdiğinde yaklaşımlarında zayıflıyordu.
Üçüncü eleştiri, Annales tarihçilerinin büyük yapılara ve toplu verilere odaklanırken bireyleri geri plana itmesiyle ilgilidir. Nüfus, fiyat ve ücret verileri, yöneticilerin ve seçkinlerin bıraktığı belgelerde görünmeyen toplumsal koşulları ortaya çıkarabilir. Ancak bu veriler, sıradan insanların o koşulları nasıl yaşadığını ve onlara nasıl karşılık verdiğini her zaman göstermez. Carlo Ginzburg gibi tarihçiler bu eksikliği gidermek için araştırma ölçeğini küçülttüler. Amaçları geleneksel biyografiye dönmek değildi. Tek bir kişinin ya da küçük bir topluluğun hayatına yakından bakarak insanların çevrelerindeki kültürü yalnızca kabullenmediklerini, onu kendilerine göre yorumladıklarını ve gerektiğinde ona direndiklerini gösterdiler.
Dördüncü eleştiri, mentalités kavramıyla ilgilidir. Bu kavram, örtük inançlara ve ortak kültürel çerçevelere dikkat çekti. Ancak, sınırları belirsizdi. Kimin zihniyeti anlatılıyordu? Bütün bir toplumun mu, bir sınıfın mı, bir köyün mü, bir meslek grubunun mu, erkeklerin mi, kadınların mı, okuryazar seçkinlerin mi? Yoksa, yaşamları arşivlerde dolaylı olarak izlenebilenlerin mi? Bir toplumun ortak bir zihniyete sahip olduğunu varsaymak çatışmaları, farklılıkları ve eşitsiz güç ilişkilerini analizde görünmez hale getirebilirdi.
Dilsel ve kültürel dönüşler bu eleştiriyi daha keskinleştirdi. Dil, kimliklerin, çıkarların ve eylem alanlarının kurulmasına katkıda bulunur. Roger Chartier, temsil biçimlerine, farklı grupların metinleri ve uygulamaları nasıl benimsediğine ve bunlara nasıl farklı anlamlar yüklediğine daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini savundu. Zihniyete ve değişen anlayışlara dair tarih çalışmaları sınırlı sayıdaki kanıta dayanarak bütün bir toplumun aynı biçimde düşündüğü sonucuna varıyordu.
Beşinci eleştiri, Annales literatürünün temel eserlerinin çoğunda toplumsal cinsiyetin ve sömürgeci iktidarın sınırlı biçimde ele alınmasıdır. Gündelik yaşama yöneliş, kadın ve aile konularının tarihine alan açtı. Ancak kadınların aile içinde, çalışma hayatında, hukuk karşısında ve siyasette yaşadığı eşitsizlikler yeterince incelenmedi. Feminist tarihçiler, hane düzeninden çocuk doğurma ve bakım işlerine, çalışma hayatından hukuka ve siyasal haklara kadar bütün bu alanların cinsiyet eşitsizliklerinden bağımsız olmadığını gösterdi.
Benzer şekilde, Annales’in ticaret yollarına, limanlara, fiyatlara ve malların dolaşımına verdiği önem, ticaretin zor kullanmaya dayalı temellerini geri plana itebiliyordu. Braudel’in uzun vadeli yapılara ve dolaşıma odaklanması fethe, zorla çalıştırmaya, sömürge yönetimine ve ticari gücün eşitsiz dağılımına zaman zaman daha az açıklayıcı ağırlık vermesine yol açtı. Sonraki tarihçiler bu ilişkileri Akdeniz ve dünya tarihinin merkezine daha yakın bir yere taşıdı.
Son olarak eleştirmenler, Annales’in tutarlı bir okul olarak kalıp kalmadığını sorguladı. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, bu gelenek içinde çalışan tarihçiler birbirinden çok farklı konuları, çok farklı yöntemlerle inceliyordu. Bu nedenle, ortak bir bütünlük bulmak zor bir hale gelmişti. François Dosse, Braudel sonrasında geleneğin parçalanışını anlattı. Bazıları ise çoğulluğu düşünsel canlılığın bir ispatı olarak yorumladı. Annales Okulu da varlığını sürdürdü. Ancak, ortak bir öğretiden çok sorular ve yeni yöntemler öneren bir miras olarak ifade buldu.
Annales’ten Geriye Kalanlar
Annales Okulu siyasi kronolojiyi yeterli bir tarihsel açıklama olarak görmeyi imkânsız hâle getirdi.
Çevre tarihi, tarihsel demografi, gündelik yaşam tarihi, küresel tarih, duyguların tarihi, maddi kültür, beslenme alışkanlıkları, iklim, aile ve kolektif hafıza çalışmaları, Annales’in katkıda bulunduğu alanlar oldu. Disiplinlerarası tarihçilik ve geleneksel olmayan kaynakların kullanılması disiplinin son derece önemli katkıları oldu.
Annales mirası, bir sorgulama yöntemi olarak ele alındığında bakış açılarına büyük değer katmaktadır. Neler hızla hareket eder, neler yavaş değişir? Bir olayı hangi yapılar mümkün kılar? Siyasi kararlar bu yapıları nasıl yeniden biçimlendirir? Bir düşünce sistemini hangi maddi koşullar yaşatır? Kanıtlar yoğun bir biçimde bir araya getirildiğinde hangi gruplar ya da unsurlar analizde gözden kaçabilir? Kolektif zihniyete ilişkin bir iddia kimlerin tecrübelerinin ihmal edilmesine yol açar? Nedensel bir ilişki hangi ölçekte görünür hâle gelir?
Bu sorular iktisat açısından da önemlidir. İktisadi yaşam, farklı tarihsel süreçlerde gelişir. Finansal bir panik günlerce, enflasyonist bir rejim yıllarca, teknolojik bir sistem onlarca yıl, bir mülkiyet yapısı veya ekolojik bağımlılık ise yüzyıllarca sürebilir. Bunların hiçbiri tek bir zaman ölçeği dahilinde açıklanamaz. Piyasalar, var olmalarını sağlayan kurumlardan, siyasi güçten, toplumsal döngülerden ve maddi çevreden bağımsız düşünülemez.
Annales’in en güçlü mesajı, bir olayın hiçbir zaman yalnızca bir olay olmadığını güçlü bir şekilde vurgulamasıdır. Bir olay, siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel ve çevresel birçok tarihin geçici olarak su üstüne çıktığı bir noktadır. Tarihçinin görevi, yapının eylemi silmesine veya eylemin kendisine anlam kazandıran yapıları gizlemesine izin vermeden bu tarihleri ortaya çıkarmaktır.
Annales Okulu İle 1990’ların başında tanıştım. O tarihten bu yana, iktisadı birikmiş tarihsel süreçler ve yapılar üzerinden yorumlama biçimimde bu okulun büyük etkisi oldu. Özellikle Bloch ve Braudel’i 1990’larda okuma fırsatı bulmuş olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.






Yorumlar