top of page

İktisadı Tarihle Yeniden Buluşturmak

İktisat, bugünkü kadar güçlü analitik araçlara hiçbir zaman sahip olmamıştı. Buna karşılık, böylesine hızlı değişen bir dünyayla da nadiren karşı karşıya kalmıştı. Yapay zekâ, teknoloji rekabetini yeniden şekillendirirken ekonomik gücü az sayıda şirketin elinde yoğunlaştırıyor. İklim değişikliği, çevresel bir mesele olmaktan çıkıp ekonomik yaşamı belirleyen temel kısıtlardan biri hâline geldi. Jeopolitik rekabet, ticareti, yatırımları, sanayi politikasını ve teknolojik gelişmeyi artan ağırlıkta biçimlendiriyor. Bir zamanlar ekonomik entegrasyonun simgeleri olarak görülen küresel tedarik zincirleri, stratejik rekabetin araçlarına dönüşmüş durumda. Onlarca yıllık teknolojik ilerlemeye ve küresel servetteki artışa rağmen gelir ve servet eşitsizliği varlığını sürdürüyor.


Bu gelişmeler genellikle birbirinden ayrı sorunlar olarak inceleniyor. Biri çevre iktisadının, diğeri uluslararası iktisadın, bir başkası endüstriyel organizasyonun, bir diğeri ise politik iktisadın alanına giriyor. Oysa tüm bu sorunlar, daha derin bir dönüşümün farklı yüzlerini ortaya çıkarıyor. Analiz güçlüğü, sorunların kendisinden mi kaynaklanıyor, yoksa iktisadın ekonomiyi anlama biçiminden mi?


Modern iktisat olağanüstü bir analitik güce sahip. Matematiksel modelleri, ekonometrik yöntemleri ve formel teorileri piyasalar, teşvikler ve stratejik davranışlar konusunda önemli bakış açıları sağladı. Ancak, analitik gelişmişlik açıklama kapsamının genişlemesini beraberinde getirmedi. Ekonomik yaşam tarih, siyaset, teknoloji, ekoloji ve kültür tarafından şekillenirken iktisat, bu unsurları ekonomik gerçekliğin kurucu bileşenleri olarak görmek yerine dışsal etkenler olarak ele aldı.


Ortaya çarpıcı bir paradoks çıktı. İktisat, piyasaların davranışını açıklamakta giderek daha başarılı olurken piyasaların içinde var olduğu tarihsel sistemleri açıklamakta aynı ölçüde başarılı olamadı.


Bu paradoks, kapsamlı bir düşünsel dönüşümün sonucudur. İktisat, son bir buçuk yüzyıl boyunca görüş alanını giderek daralttı. Analitik kesinlik arayışı içinde piyasaları, genel denge ve optimizasyon ilkeleriyle işleyen özerk sistemler olarak ele almaya daha fazla yöneldi. Bu yaklaşım, kayda değer bir teorik açıklık sağladı. Ancak iktisatçıları ekonomik faaliyeti her ekonominin gerçekte içinde işlediği kurumlardan, siyasal yapılardan, kültürel geleneklerden, teknolojik sistemlerden ve ekolojik koşullardan soyutlamaya yöneltti.


Ekonomi, yalnızca piyasaların toplamı değildir. Ekonomi, toplumların insan yaşamının maddi koşullarını örgütlediği ve tarih içinde sürekli dönüşen bir sistemdir. Piyasalar bu sistemin vazgeçilmez kurumlarıdır. Ancak, ne sistemin yegâne kurumlarıdır ne de nihai amacıdır. Ekonomik yaşamı anlamak, piyasa analizinden çok daha geniş bir bakış açısı gerektirir. Ekonomi, tarihle yeniden buluşmalıdır.


Klasik politik iktisat, ekonomik faaliyeti tarih, hukuk ya da siyasetten nadiren ayrı ele alıyordu. Üretim, ticaret, kurumlar ve güç birbirinden bağımsız inceleme alanları olarak değil, daha geniş bir toplumsal düzenin parçaları olarak anlaşılıyordu. Karl Polanyi, piyasaların toplumdan ayrı değil, toplumun içine yerleşik olduğunu savunarak bu düşünceyi güçlü bir tezle ifade etti. Ekonomi, zamandan bağımsız yasalarla işleyen ve kendi içine kapalı bir mekanizma olarak değil, tarihsel gelişimin boyutlarından biri olarak görülüyordu.


Politik iktisadın zaman içinde modern iktisada dönüşmesi, olağanüstü analitik kazanımlarla gerçekleşti. Modeller, istatistiksel yöntemler ve mikroiktisat teorisindeki ilerlemeler teşvikleri, fiyatları, rekabeti ve stratejik davranışları anlamak için güçlü araçlar sundu. İktisat, daha yüksek bir analitik kesinliğe ulaştı ama odak alanını da daralttı. Piyasaların kendi içindeki mantığına daha fazla yoğunlaştıkça, piyasaların bizzat hangi tarihsel süreçler içinde ortaya çıktığına, varlığını sürdürdüğüne ve dönüştüğüne daha az dikkat eder hâle geldi.


Bugün gelinen noktada, bakış açısındaki bu daralmayı sürdürebilmek artık imkânsızlaştı. 21. yüzyılın gelişmeleri, piyasa analizinin sınırları içine yerleştirilemiyor. Nitekim, bugünün olumsuz küresel tablosu, bakış açısındaki daralmanın önemli katkı sunduğu bir sonuç. Yapay zekâ, emek piyasalarını yeniden şekillendirirken teknolojik ve siyasal gücü yoğunlaştırıyor. İklim değişikliği yatırım kararlarını, sanayi stratejilerini ve küresel ticaretin yapısını değiştiriyor. Jeopolitik rekabet, tedarik zincirlerinin örgütlenmesini, teknolojik standartları ve sermaye akımlarını giderek daha fazla etkiliyor.


Bu gelişmeler, ekonomilerin kendi içine kapalı piyasa sistemleri değil, sürekli dönüşen toplumsal düzenler olduğunu yeterince anlatıyor. Ekonomiler, teknolojik değişim, kurumsal uyum, siyasal çatışma, kültürel dönüşüm ve ekolojik kısıtlar yoluyla evriliyor. Piyasalar bu süreçlerin içinde yer alıyor, ancak onların üzerinde ya da dışında durmuyor. Piyasalar, ekonomik koordinasyonun araçları oldukları kadar tarihin de ürünleridir.


Ekonomik yaşama tarihsel nitelikleriyle baktığımızda, aşina olduğumuz birçok tartışmaya farklı açıdan bakabilme olanağına kavuşuyoruz. Piyasa ile devlet, etkinlik ile hakkaniyet ya da küreselleşme ile korumacılık arasındaki tartışmalar birbirinden ayrı alanlar arasındaki karşıtlıklar olmaktan çıkıyor. Bunlar, toplumların üretimi nasıl örgütlediği, kaynakları nasıl dağıttığı, gücü nasıl kullandığı, teknolojik değişimi nasıl yönettiği ve ortak refahın temellerini nasıl koruduğuna ilişkin sorular hâline geliyor. Ekonomi, tarihin dışında gelişmez. Ekonomi, tarihin bizzat ilerlediği başlıca kanallardan biridir.


Ekonomiler tarihsel sistemlerse, onları fiziksel sistemleri anladığımız biçimde anlayamayız. Yerçekimini belirleyen yasalar değişmiyor. Ancak, toplumlar yeni teknolojiler geliştirdiğinde, anayasalarını yeniden yazdığında ya da ahlaki değerlerini dönüştürdüğünde büyük ve geri dönülmez değişimlerle karşı karşıya kalabiliyorlar. Ekonomik sistemler de bu büyük ve disiplinler arası bakış açılarının zorunlu olduğu yapılar içinde değişiyor. Her ekonomi tarih içinde ortaya çıkmış ve tarihle birlikte dönüşmeye devam eden kurumlar, hukuki düzenlemeler, siyasal otorite, toplumsal normlar, teknolojik kapasite ve ortak inançlar tarafından biçimlendirilir.


Ekonomik sonuçların yalnızca fiyatlara ve teşviklere tepki veren soyut bireylerin karşılıklı etkileşimiyle açıklanması mümkün değildir. Bireylerin tercihleri her zaman mülkiyeti tanımlayan, siyasal yetkiyi dağıtan, bilgiye erişimi biçimlendiren ve piyasaların hangi kurallar altında işleyeceğini belirleyen kurumların aracılığından geçer. En rekabetçi piyasa bile bir hukuk düzeninin, parasal sistemin, uygulanabilir sözleşmelerin ve belirli bir düzeyde toplumsal güvenin varlığını gerektirir. Piyasalar kurumlardan önce var olmaz. Kurumlar onları mümkün kıldığı için vardırlar.


Tarih, ekonomik faaliyetin gerçekleştiği arka planı oluşturmaktan çok daha büyük bir role sahiptir. Her toplumun önündeki imkânları şekillendirir. Teknolojik devrimler yeni sektörler yaratırken bazılarını işlevsiz hâle getirir. Siyasal uzlaşmalar mülkiyet haklarını ve düzenleyici sistemleri yeniden tanımlar. Savaşlar, üretimi ve ticareti yeniden örgütler. Kültürel değişim, tüketim, çalışma, eğitim ve yenilik kalıplarını etkiler. Ekonomik gelişme yalnızca sermaye birikiminden ya da piyasaların genişlemesinden ibaret değildir. Kurumların, bilginin ve üretim kapasitelerinin zaman içinde birikimli olarak dönüşmesidir.


Tarihsel bakış açısı, ekonomik düzenin kendisini nasıl düşündüğümüzü de değiştirir. Yenilikler, finansal krizler, jeopolitik çatışmalar ve teknolojik değişim, dengeye ulaşılması mümkün olmadan ekonomik yaşamı sürekli olarak yeniden şekillendirir.


Belirsizlik, analizde ortadan kaldırılması gereken bir kusur değil, ekonomik yaşamın belirleyici koşullarındandır. Bireyler, şirketler ve hükümetler, geleceğin kendisi sürekli oluşum hâlinde olduğu için sonuçları önceden hesaplanamayacak kararları sürekli olarak almak zorundadır. Gelecek, bir bilinemezdir. Beklentiler, güven, anlatılar ve kurumlar ekonomik kararların şekillenmesinde rol oynar. Bu durum, ekonomik aktörlerin irrasyonel olduğu anlamına gelmez.  Ekonomiyi, sürekli dengeye doğru ilerleyen bir sistemden ziyade, evrilen bir toplumsal düzen olarak anlamak analiz edilen kavramların işleyişini anlayabilmek için çok daha doğrudur.


Modeller, belirli mekanizmaları açıklığa kavuşturmak için vazgeçilmez olmaya devam edecektir. Ancak kurumların, teknolojilerin, siyasal düzenlemelerin ve ekolojik koşulların kendilerinin de değiştiği bir gerçekliği hiçbir model bütünüyle kavrayamaz. Bu nedenle, iktisadın amacı, tarihten kopuk ve zamandan bağımsız yasalar keşfetmek değildir. Tarihsel koşullar içinde var olan toplumların belirsiz bir dünyada ekonomik yaşamı sürekli olarak nasıl örgütlediğini anlamaktır.


Ekonomiye tarihsel açıdan bakmak, ekonomik gelişmeyi şekillendiren güçleri nasıl anladığımızı değiştirir. Teknoloji, siyasal güç, küreselleşme ve ekoloji birbirinden ayrı inceleme alanları olarak ele alınır ve her biri iktisadın farklı bir alt dalına bırakılır. Oysa, bunlar birbiriyle derinden bağlantılıdır. Toplumların ekonomik yaşamı örgütlediği aynı toplumsal dönüşümün içinde yer aldıkları için birbirlerini sürekli olarak etkilerler.


İktisat teorisi, teknolojik ilerlemeyi genellikle verimliliği artıran ve üretim olanaklarını genişleten dışsal bir güç olarak temsil etmiştir. Oysa teknolojiler üretimi yeniden örgütler, gücün dağılımını değiştirir, emek piyasalarını yeniden şekillendirir, eğitimi dönüştürür, askerî kapasiteyi yeniden tanımlar ve ekonomilerin yönetildiği kurumları değiştirir. Dijital platformların ve yapay zekânın yükselişi yalnızca yeni ürünler ortaya çıkarmıyor ya da verimliliği artırmıyor. Yeni ekonomik yoğunlaşma biçimleri, yeni bağımlılık ilişkileri ve devletler, şirketler ve yurttaşlar arasında yeni ilişkiler yaratıyor. Teknoloji, yalnızca üretimin bir girdisi değildir. Toplumun mimarisinin belirleyici unsurlarındandır.


Güç de benzer biçimde merkezi bir yere sahiptir. Ekonomik sonuçlar sadece gönüllü mübadeleden değil, bireylerin, şirketlerin, hükümetlerin ve diğer kurumların mübadeleyi gerçekleştiği kuralları şekillendirme kapasitesinden de doğar. Piyasalar yeniliği ve rekabeti ödüllendirir. Ancak, pazarlık gücünü, hukuki yapıları, finansal etkiyi ve siyasal kararları da yansıtır. Ekonomik kaynakların belirli ellerde yoğunlaşması siyasal etkinin de yoğunlaşmasına dönüşebilir. Benzer bir şekilde, siyasal otorite de ekonomik fırsatların dağılımını yeniden şekillendirebilir. Bu nedenle güç meselesi, etkinlik meselesinden ayrı düşünülemez. Güç ilişkileri, etkinliğin bizzat tanımlandığı kurumsal ortamın belirlenmesinde rol oynar.


Tarihsel bakış, küreselleşmeyi nasıl anladığımızı da belirler. Küreselleşme, onlarca yıl boyunca çoğu zaman teknolojik ilerlemenin ve genişleyen piyasaların kaçınılmaz sonucu olarak tanımlandı. Oysa küresel entegrasyon, özerk piyasa güçlerinden çok, belirli jeopolitik ve kurumsal düzenlerin ürünü olmuştur. Günümüzde küresel tedarik zincirlerinin yeniden örgütlenmesi, sanayi politikasının geri dönüşü ve yarı iletkenler, enerji ve kritik mineraller etrafında yoğunlaşan stratejik rekabet, küreselleşmenin sonuna işaret etmiyor. Küreselleşmenin hiçbir zaman geri döndürülemez bir kader olmadığını, her zaman tarihsel koşullara bağlı bir düzen olduğunu ortaya koyuyor.


Modern iktisadi düşünce, doğayı üretimin dayandığı temel olarak değil, sistemin sınırlarında yer alan bir kısıt olarak ele aldı. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve doğal kaynakların tükenmesi, ekonomilerin doğal dünyanın dışında işlemediğini gösteriyor. Ekonomiler doğanın içinde var olur. Uzun vadeli refah yalnızca verimlilik ve yeniliğe değil, ekonomik faaliyeti mümkün kılan ekolojik koşulların korunmasına da bağlıdır.


Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde daha kapsamlı bir sonuca ulaşma imkânına sahip olabiliriz. Teknoloji, güç, küreselleşme ve ekoloji, kendi içine kapalı bir ekonomiye dışarıdan etki eden değişkenler değildir. Bunlar, toplumun büyük dönüşümünün boyutlarıdır. Bu gerçek kabul edildiğinde iktisat, piyasaları diğer unsurlardan yalıtılmış biçimde inceleyen bir bilim olmaktan çıkarak, değişen tarihsel koşullar karşısında toplumların ekonomik ve kurumsal yaşamlarını sürekli olarak nasıl yeniden örgütlediğini inceleyen bir disiplin olarak ortaya çıkmaya başlar.


İktisat, bir cephede daha başarılı hâle geldiği için ufuk daralması yaşadı. Artan analitik gelişmişliği, iktisadı sosyal bilimlerin en titiz disiplinlerinden biri hâline getirdi. Ancak, bu başarının düşünsel bir bedeli oldu. İktisat uzmanlaştıkça kendi içinde daha fazla bölümlere ayrıldı. Tarih, siyaset, hukuk, kültür ve ekolojiye ilişkin sorular giderek başka disiplinlere taşınırken iktisat, piyasaların iç mantığına ve kaynak tahsisine yoğunlaştı.


Piyasalar ve kaynak tahsisi ekonomik yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak, iktisadın inceleme alanı bunlardan ibaret değildir. Bunlar, daha geniş bir tarihsel sürecin bileşenleridir.


Her toplum aynı temel sorulara yanıt vermek zorundadır. Gıdayı, enerjiyi, barınmayı ve bilgiyi nasıl üretecek? Kaynakları ve fırsatları nasıl dağıtacak? Çalışma yaşamını nasıl örgütleyecek, yenilikleri nasıl finanse edecek, gelecek kuşakları nasıl gözetecek ve belirsiz bir geleceğe nasıl uyum sağlayacak? Bu sorulara verilen yanıtlar uygarlıklara ve tarihsel dönemlere göre değişir. Ancak, temeldeki sorun zamansız ve evrenseldir.


İktisadın bakış açılarının gelişmesi, gezegenin tüm sorun içeren unsurlarına çözüm sunabilme yeteneğinin güçlenmesiyle sonuçlanmalıdır. Bu durumda iktisat, piyasaları temel inceleme nesnesi olarak ele almak yerine, toplumların belirsizlik koşulları altında yaşamın maddi koşullarını nasıl örgütlediğini açıklamaya yönelir. Piyasalar da hükümetler, şirketler, aileler, okullar, hukuk sistemleri ve finansal kuruluşlar gibi toplumların koordinasyon, piyasa ilişkileri ve üretim sorunlarını çözmek için kullandığı kurumlardır. Bu kurumların önemi, soyut ideolojik kabullerden değil, insanların iyi ve anlamlı bir yaşam sürmesine ne ölçüde katkı sunduklarıyla ortaya çıkar.


Genişleyen bakış açısı, ekonomik başarının anlamını da değiştirir. Büyüme, yenilik ve piyasalar üretim kapasitesini genişletir, yaşam standartlarını yükseltir, yeni bilgi üretir ve insanın faaliyetlerinin olağanüstü bir ölçekte koordine edilmesini sağlar. Ancak, bunların hiçbiri ekonomik yaşamın nihai amacı değildir. Bunlar, toplumların çok daha temel amaçlara ulaşmak için kullandığı kurumlar ve süreçlerdir. Temel amaç, insanların daha sağlıklı, daha güvenli, daha yaratıcı ve daha anlamlı yaşamlar sürmesini mümkün kılmaktır.


Söz konusu amaçlar, gelir ya da üretim düzeyinin ötesinde anlamlar taşımaktadır. Müreffeh bir toplum, insanların kuşaklar boyunca güvenli, yaratıcı, sağlıklı ve anlamlı yaşamlar sürmesine olanak tanır. Bunun için üretken ekonomiler gereklidir. Ancak, dayanıklı kurumlar, toplumsal güven, demokratik meşruiyet, ekolojik sürdürülebilirlik ve teknolojik ve jeopolitik değişime uyum sağlama kapasitesi de gereklidir. Bu boyutlar diğer disiplinlere bırakılacak meseleler olarak değil, iktisadın temel inceleme alanının parçaları olarak kabul edildiğinde analiz zenginleşir.


İktisadı genişleyen bakış açılarıyla anlamak, analitik titizlikten vazgeçmeyi ya da modern iktisat teorisinin kazanımlarını reddetmeyi gerektirmez. Tam tersine, bu kazanımları daha geniş bir düşünsel çerçeveye yerleştirmeye yarar. Matematiksel modeller, istatistiksel analiz ve formel akıl yürütme vazgeçilmez araçlar olmaya devam eder. Ancak bunlar, tarih içinde sürekli dönüşen bir toplumsal gerçekliği anlamanın araçlarına dönüşebilir.


Tarihsel ve yaşam merkezli bir iktisat, modern iktisadın kazanımlarının yerini almaz. Onları, ekonomiyi tarih içinde sürekli dönüşen bir toplumsal düzen olarak gören daha geniş bir anlayışın içine yerleştirir. Piyasalar vazgeçilmezdir. Kurumlar vazgeçilmezdir. Tarih vazgeçilmezdir. Hiçbiri diğerlerinden yalıtılmış biçimde anlaşılamaz.


Tarih, soyutlamalara direnme eğilimindedir. Kurumlar evrilir. Teknolojiler üretimi dönüştürür. Siyasal otorite el değiştirir. Kültürel değerler değişir. Ekolojik sınırlar bağlayıcı hâle gelir. Eski güç biçimleri ortadan kalkarken yenileri ortaya çıkar. Ekonomik sistemler sürekli dönüşür. Bu dönüşümü belirleyen güçleri yalnızca zamandan bağımsız modellerle anlamak mümkün değildir. Dünya değiştikçe, tarih de ekonomik analizin vazgeçilmez bir boyutu olduğunu giderek daha güçlü biçimde ortaya koyar.


Sanayi politikası üzerine tartışmalar hızla jeopolitik tartışmalara dönüşüyor. Yapay zekâ, verimlilik kadar demokrasi, emek, eğitim ve siyasal güçle ilgili soruları da gündeme getiriyor. İklim politikası, iktisadı ekoloji, mühendislik ve uluslararası ilişkilerle buluşturuyor. Küresel tedarik zincirlerinin örgütlenmesi, ulusal güvenlikten ayrı düşünülemez hâle geliyor. Ekonomi artık yalnızca bir piyasalar sistemi olarak deneyimlenmiyor. Kurumları gerçek zamanlı olarak yeniden müzakere edilen ve tarih içinde sürekli dönüşen bir toplumsal düzen olarak deneyimleniyor.


İktisat, gelişmiş analitik araçlara sahip. Ancak, ihtiyaç duyduğu şey, bu araçların açıklamak için kullanıldığı gerçekliğe ilişkin daha geniş bir kavrayış. Dolayısıyla, bugün iktisadın karşı karşıya olduğu sorun yalnızca yöntemsel değildir. Karşısındaki dünyayı anlayabilmek için gerekli tarihsel bakışı kazanmaktır.


21. yüzyılın, 20. yüzyılın düşünsel sınırları içinde kalan disiplinlere ihtiyacı bulunmuyor. Çağımızın belirleyici sorunları, aşina olduğumuz ekonomik sorunların yalnızca daha karmaşık biçimleri değildir. Bunlar iktisat, siyaset, teknoloji, ekoloji ve tarih arasındaki ayrımları bulanıklaştıran dönüşümlerdir. Yapay zekâ, ekonomik, siyasal, etik ve jeopolitik bir olgudur. İklim değişikliği, çevresel, teknolojik, finansal ve kalkınmaya ilişkin bir sorundur. Küreselleşmenin parçalanması, karşılaştırmalı üstünlüklerdeki değişimler kadar güvenlik, sanayi politikası ve devlet yönetimindeki değişen yapıları da yansıtır. Bu dönüşümleri anlamak, söz konusu alanları kendi inceleme konusunun dışında görmek yerine aralarındaki sınırlar boyunca rahatlıkla hareket edebilen bir iktisat anlayışını gerektirir.


Genişleyen bakış açısına rağmen bazı sorunlar asla çözülemeyecektir. Hiçbir ekonomik model, henüz yapılmamış icatların, henüz ortaya çıkmamış kurumların ya da henüz alınmamış siyasal kararların sonuçlarını öngöremez. Tarih, hiçbir denge modelinin öngöremeyeceği gelişmeleri sürekli olarak yaratır. Gelecek yalnızca kısıtlar tarafından değil, yenilik, yaratıcılık, çatışma, iş birliği ve olumlu gelişmeler tarafından da şekillenir. Dolayısıyla iktisat, asla bütünüyle tamamlanamayacak bir gerçekliği incelemeye devam edecektir. Zira, inceleme nesnesi, anlamaya çalıştığı toplumlar tarafından sürekli olarak yeniden üretilecek ve yaratılacaktır.


Bu açıdan bakıldığında iktisat, piyasaların bilimi olmaktan çok, toplumların belirsizlik koşulları altında yaşamın maddi koşullarını nasıl örgütlediğinin tarihsel incelemesi hâline gelir. Piyasalar vazgeçilmezdir. Bilgiyi koordine eder, yeniliği teşvik eder ve mübadeleyi kolaylaştırır. Devletler vazgeçilmezdir. Hukuk düzenini, altyapıyı, güvenliği ve ortak amaçları sağlarlar. Aileler, okullar, şirketler, bilimsel kurumlar, finansal sistemler ve sivil toplum da ekonomik yaşamın sürekli olarak yeniden üretilmesine katkıda bulunur. Bu kurumların hiçbiri tek başına bir ekonomiyi tanımlamaz. Birlikte, toplumların varlıklarını sürdürmelerini ve değişen koşullara uyum sağlamalarını mümkün kılan tarihsel mimariyi oluştururlar.


Tarih boyunca her uygarlık aynı soruyla karşı karşıya kalmıştır. İnsanlar yaşamın maddi koşullarını nasıl örgütlemelidir? Bu soruya verilen yanıtlar teknoloji, kurumlar, çevresel koşullar ve inanç sistemleriyle birlikte sürekli değişmiştir. İktisat, insanlığın bu değişim sürecini anlama çabasından doğdu. İktisadın geleceği, bakış açısını daha da daraltmasına değil, toplumların insan yaşamını mümkün kılan koşulları nasıl sürekli olarak yeniden yarattığını anlayabilmek için gerekli tarihsel bakışı yeniden kazanmasına bağlı olacaktır.

Yorumlar


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page