Aydınlanma Evrenselciliğinin Sınırları
- Arda Tunca
- 9 saat önce
- 9 dakikada okunur
Anayasal yönetim, bilimsel araştırma, vicdan özgürlüğü, dinî hoşgörü ve evrensel haklar söylemi, önemli ölçüde 18. yüzyıl felsefesinin mirasıdır. Modern çağın hiçbir düşünsel hareketi, aklın yalnızca belirli uluslara ya da dinlere değil, bütün insanlığa geçerli ilkeleri keşfedebileceğini Aydınlanma kadar ileri sürmemiştir. Evrenselcilik, Aydınlanma'nın temel ideallerinden biridir. Ancak, en büyük tartışma alanlarından da biridir.
Son birkaç on yılda tarihçiler ve siyaset kuramcıları, Aydınlanma'yı doğrusal bir ilerleme hikâyesi olarak gören geleneksel anlayışı güçlü bir biçimde sorgulamaktadır. Sorgulamalar, Aydınlanma'nın en saygın filozoflarından bazılarının ırksal hiyerarşileri savunduğunu, Avrupa sömürgeciliğinin çeşitli yönlerini meşrulaştırdığını ya da Avrupalı olmayan toplumların entelektüel bakımdan eşit kapasitelere sahip olduğunu reddettiğini anlatmaktadır.
David Hume, "zencilerin doğaları gereği beyazlardan aşağı olduklarından kuşku duymaya eğilimli olduğunu" yazmıştır. Immanuel Kant, farklı insan topluluklarına farklı doğal yetenekler atfeden bir ırk kuramı geliştirmiştir. Voltaire, dinî hoşgörünün en önemli savunucularından biri olarak tanınmasına rağmen, Afrikalıları doğal aşağılığı ima eden ifadelerle tanımlamıştır. Bu ifadeler ne münferit değerlendirmeler ne de dikkatsizce söylenmiş sözlerdir. Bunlar, Aydınlanma'nın en etkili düşünürlerinden bazılarının yayımlanmış eserlerinden alıntılardır.
Aynı düşünsel hareket, kölelik, sömürgeci tahakküm ve kalıtsal ayrıcalıklara yönelik ilk sistematik felsefi eleştirilerden bazılarını da ortaya koymuştur. Condorcet, hiçbir insanın meşru olarak başka bir insanın mülkiyeti hâline gelemeyeceğini savunmuştur. Denis Diderot, Avrupa imparatorluklarının ahlaki temellerini sorgulamıştır. Johann Gottfried Herder, medeniyetleri tek bir tarihsel ölçüte göre sıralama girişimlerini reddetmiş ve her kültürün kendi tarihsel bağlamı içinde anlaşılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu düşünürler, Aydınlanma'nın dışında duran eleştirmenler değildir. Aynı entelektüel tartışmanın katılımcılarıdır.
Son birkaç on yılda, Aydınlanma'nın tartışmasız biçimde özgürleştirici bir düşünsel hareket olduğu yönündeki geleneksel anlayışa karşı geniş bir akademik literatür oluşmuştur. Postkolonyal teori, dekolonyal düşünce ve eleştirel ırk kuramı çerçevesinde çalışan düşünürler, Aydınlanma'nın evrenselciliğinin hiçbir zaman gerçek anlamda evrensel olmadığını ileri sürmektedir. Onlara göre akıl, medeniyet ve ilerleme söylemi, çoğu zaman Avrupa emperyal yayılmacılığını, sömürgeci tahakkümü ve ırksal hiyerarşileri meşrulaştıran bir işlev görmüştür. Charles W. Mills, modern toplum sözleşmesinin tarihsel olarak, Avrupalı olmayan toplumları eşit bireyler topluluğunun dışında bırakan örtük bir "ırk sözleşmesi" ile birlikte işlediğini savunmaktadır. Walter D. Mignolo, Aydınlanma'nın evrensellik iddialarının, Avrupa bilgisinin kendisini evrensel olarak geçerli gösterirken diğer bilgi geleneklerini marjinalleştirdiği "iktidarın sömürgeselliği"nden (coloniality of power) ayrı düşünülemeyeceğini ileri sürmektedir. Bu bakış açısına göre ırkçılık ve imparatorluk, Aydınlanma düşüncesinin tutarsızlıkları değil, onun evrenselci projesinin yapısal unsurlarıdır.
Başka tarihçiler bu yorumların tek taraflı olduğunu savunmaktadır. Onlara göre Aydınlanma'yı öncelikle sömürgecilik ve ırksal hiyerarşilerle özdeşleştirmek birçok modern demokratik toplumun ortaya çıkmasını mümkün kılan düşünsel dönüşümleri göz ardı etmektedir. Anayasal yönetim, siyasal iktidarla dinî otoritenin birbirinden ayrılması, vicdan özgürlüğü, bilimsel araştırmanın gelişmesi ve evrensel haklar söyleminin ortaya çıkışı ya doğrudan Aydınlanma düşüncesi içinde gelişmiş ya da ondan derin biçimde etkilenmiştir. Anthony Pagden'e göre Aydınlanma, siyasal ve ahlaki düzeni belirli hanedanlara, dinlere veya uluslara değil, bütün insanlığa uygulanabilecek ilkelere dayandırmaya yönelik ilk sistematik girişimi temsil etmektedir. Bu bakış açısına göre, bazı Aydınlanma filozoflarının dile getirdiği ırkçı görüşler, evrenselciliğin baştan itibaren imparatorluğu meşrulaştırmak için geliştirilmiş ideolojik bir örtü olduğunu değil, hareketin kendi içindeki çelişkileri yansıtmaktadır. Steven Pinker'a göre, sivil özgürlüklerin genişlemesi, insancıllığın güçlenmesi ve insan haklarının gelişmesi gibi modern dünyanın birçok ahlaki kazanımı, büyük ölçüde aklı, bilimi ve evrensel insanlık fikrini merkeze alan Aydınlanma değerlerinin ürünüdür.
Her iki yaklaşım da tarihsel gerçekliğin önemli yönlerini aydınlatmaktadır. İlki, evrensellik söyleminin tarih boyunca dışlama, tahakküm ve imparatorlukla çoğu zaman iç içe geçtiğini hatırlatmaktadır. İkincisi ise, Aydınlanma'nın keyfî otoriteyi, köleliği, dinî baskıyı ve kalıtsal ayrıcalıkları eleştirmek için güçlü düşünsel araçlar geliştirdiğini vurgulamaktadır. Bununla birlikte, bu iki yaklaşımın hiçbiri Aydınlanma'nın temel paradoksunu bütünüyle açıklayamamaktadır. Eğer Aydınlanma'nın evrenselciliği özünde dışlayıcı idiyse, Condorcet, Diderot ve Herder'i nasıl açıklayacağız? Buna karşılık, Aydınlanma temelde evrensel özgürleşme projesiyse, Hume, Kant ve Voltaire'in açıkça savunduğu ırksal hiyerarşileri nasıl anlamlandıracağız? Tarihsel kanıtlar, bu iki indirgemeci yorumun da tek başına yeterli olmadığını göstermektedir.
Sorun, bazı Aydınlanma filozoflarının ırkçı olup olmadığı değildir. Bunun tarihsel kanıtları açıktır. Sorun, Aydınlanma'nın modern siyasal ve düşünsel hayatı dönüştürüp dönüştürmediği de değildir. Zira, bunu inkâr etmek mümkün değildir. Asıl açıklanması gereken, bu iki olgunun nasıl olup da aynı düşünsel hareketten doğabilmiş olduğudur.
Bu makale, bu sorunun Aydınlanma evrenselciliğini tek ve bütüncül bir düşünce olarak ele alarak açıklanamayacağını savunmaktadır. 18. yüzyıl filozofları, bazı ilkelerin evrensel geçerliliğe sahip olduğu konusunda büyük ölçüde uzlaşmışlardı. Ancak, hangi ilkelerin evrensel olduğu ve bu evrenselliğin sınırlarının nerede başlayıp nerede sona erdiği konusunda görüş ayrılıkları içindeydiler. Kimileri bilimsel bilginin evrenselliğini kabul ederken insanların eşit yeteneklere sahip olduğunu reddediyordu. Kimileri evrensel ahlakı savunurken medeniyetler arasında hiyerarşi kuruyordu. Kimileri ise, insanlığın ortaklığını kabul etmekle birlikte tarihin tek bir uygarlık modeline doğru ilerlediği düşüncesini reddediyordu. Dolayısıyla Aydınlanma, tek bir evrenselcilik anlayışı değil, birbiriyle rekabet eden farklı evrenselcilik anlayışları üretmiştir.
Bu farklı evrenselcilik anlayışlarını ayırt etmek, Aydınlanma'nın en kalıcı tartışmalarından birine farklı bir açıdan yaklaşmayı mümkün kılmaktadır. Sorulması gereken asıl soru, Aydınlanma'nın özünde özgürleştirici mi yoksa baskıcı mı olduğu değildir. Daha temel ve bizi daha açıklayıcı bir noktaya yöneltebilecek soru şudur: Aydınlanma düşünürleri evrenselin sınırlarını nerede çiziyordu? Aydınlanma'nın hem en büyük başarılarını hem de en derin çelişkilerini anlamanın anahtarı bu sorunun cevabında aranmalıdır.
Evrenselciliğin Paradoksu
Aydınlanma'nın evrensel ilkelere bağlılığı, insanlığa ilişkin tek ve ortak bir anlayış üretmemiştir. En büyük filozoflarından bazıları, bütün akıl sahibi varlıklar için geçerli olduğunu düşündükleri ilkeleri savunurken, belirli insan topluluklarının entelektüel ya da ahlaki bakımdan eşit konumda olmadığını ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık, aynı düşünsel gelenekten beslenen başka filozoflar köleliği, sömürgeci tahakkümü ve ırksal hiyerarşileri mahkûm etmişlerdir. Dolayısıyla paradoks, yalnızca evrenselcilik ile ırkçılığın bir arada bulunmasında değil, her ikisinin de aynı düşünsel hareketten doğmuş olmasındadır.
Konunun en çarpıcı örneklerinden biri David Hume'dur. Of National Characters adlı eserinde Hume, "zencilerin doğaları gereği beyazlardan aşağı olduklarından kuşku duymaya eğilimli olduğunu" yazmıştır. Bilim, yönetim ve sanat alanlarında dikkate değer başarıların bulunmamasını, ırklar arasında "başlangıçtan gelen bir farklılığın" kanıtı olarak göstermiştir. Bu ifade, insan doğasını evrensel ilkeler temelinde açıklamaya çalışan bir filozofun eserinde yer aldığı için özellikle dikkat çekicidir. Burada evrensel açıklama, evrensel eşitliğe ulaşmamaktadır.
Evrensel ahlak yasasının en güçlü savunucularından biri kabul edilen Immanuel Kant da insanlığın farklı doğal yeteneklere sahip ayrı ırklardan oluştuğunu ileri sürmüştür. Voltaire, hayatı boyunca dinî bağnazlığa ve hoşgörüsüzlüğe karşı mücadele etmesine rağmen, Afrikalıları doğal aşağılığı ima eden ifadelerle tanımlamıştır. Bunlar özel sohbetlerde dile getirilmiş önemsiz kanaatler değildi. Modern özgürlük, akıl ve evrensel haklar anlayışının şekillenmesinde etkili olmuş düşünürlerin yayımlanmış eserlerinde yer alan görüşlerdi.
Aydınlanma, bu sonuçları reddeden düşünürler de yetiştirmiştir. Condorcet, hiçbir insanın meşru olarak başka bir insanın mülkiyeti olamayacağını savunmuş ve köleliği evrensel adalet ilkesinin ağır bir ihlali olarak değerlendirmiştir. Diderot, Avrupa sömürgeciliğinin ahlaki meşruiyetini sorgulamış, askerî ya da teknolojik üstünlüğün başka halkları yönetme hakkı vermeyeceğini ileri sürmüştür. Herder, medeniyetleri tek bir tarihsel ölçüte göre sıralama girişimlerini reddetmiş, her halkın kendi tarihsel ve kültürel bağlamı içinde anlaşılması gerektiğini savunmuştur.
Ortadaki karşıtlık son derece dikkat çekicidir. Hume, Kant, Voltaire, Condorcet, Diderot ve Herder'in tamamı evrensellik dilini kullanıyordu. Ancak bu evrenselliğe birbirinden köklü biçimde farklı anlamlar yüklüyorlardı. Aynı evrenselcilik iddiasını paylaşan filozofların, bu ilkelerin uygulanacağı insan topluluğunun sınırlarını neden bu kadar farklı biçimlerde çizdikleri halen tartışma konusudur. Aydınlanma'nın en kalıcı paradoksu tam olarak bu noktada yer almaktadır.
Paradoks Neden Ortaya Çıktı?
Bu paradoksu açıklamanın en kolay yolu ikiyüzlülük iddiasıdır. Bu yoruma göre Aydınlanma filozofları evrensel ilkeleri savunmuş, ancak bunları tutarlı biçimde uygulayamamışlardır. Bu değerlendirmede doğruluk payı olabilir. Hume'un Afrikalılar hakkındaki görüşleri, insan doğasına ilişkin evrensel ilkeler arayışıyla bağdaşmamaktadır. Kant'ın ırk kuramı, evrensel ahlak anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Günümüzün ahlaki ölçütleri açısından bakıldığında, bu gerilimleri görmezden gelmek mümkün değildir. Ancak, tarihsel tabloyu yalnızca ikiyüzlülükle açıklamak yeterli değildir.
Mesele sadece tutarsızlıktan ibaret olsaydı, aynı düşünsel iklim içinde yetişen diğer Aydınlanma düşünürlerinin neden tam tersine ulaştıklarını açıklamak güçleşirdi. Condorcet köleliği, evrensel akıl fikrine rağmen değil, bu fikre dayanarak mahkûm etmiştir. Diderot, sömürgeci tahakkümü, diğer bazı filozofların daha seçici biçimde uyguladığı adalet ve insanlık ilkelerine dayanarak eleştirmiştir. Aynı düşünsel hareket, birbirine bütünüyle zıt ahlaki sonuçlar üretebilmiştir.
İkinci açıklama tarihsel bağlamdır. 18. yüzyıl Avrupa’sı, sömürgeci yayılmanın, Atlantik köle ticaretinin ve ırksal sınıflandırma teorilerinin yükselişine derinden bağlıydı. Filozoflar, imparatorlukların genişlediği ve Avrupa'nın Afrika, Asya ve Amerika toplumlarıyla karşılaşmalarının giderek daha fazla uygarlık üstünlüğü varsayımları üzerinden yorumlandığı bir dünyada yaşıyorlardı. Bu gelişmelerin Aydınlanma düşüncesi üzerinde hiçbir iz bırakmamış olması mümkün olamamış gibi gözükmektedir.
Tarihsel bağlam, ırkçı fikirlerin neden yaygınlaştığını açıklasa da filozofların neden birbirlerinden bu kadar farklı sonuçlara ulaştıklarını açıklayamaz. Düşünsel sonuçlar yalnızca tarihsel koşullar tarafından belirleniyor olsaydı, ne Condorcet'nin kölelik karşıtlığı ne de Herder'in uygarlıklar arasındaki hiyerarşiyi reddetmesi anlaşılabilir olurdu. Aynı yüzyılda yaşamış, büyük ölçüde aynı metinleri okumuş ve aynı siyasal gerçekliklerle karşı karşıya kalmışlardı.
Paradoksun ortaya çıkışı ne yalnızca kişisel tutarsızlığa ne de yalnızca tarihsel koşullara indirgenebilir. Aydınlanma, evrenselciliğe inananlarla inanmayanlar arasında bölünmüş değildi. Neredeyse bütün Aydınlanma düşünürleri evrensel ilkeleri savunduklarını iddia ediyorlardı. Ayrıldıkları nokta başka yerdeydi. Hangi ilkelerin gerçekten evrensel kabul edilebileceği ve daha da önemlisi, bu evrensel ilkelerin uygulanacağı insan topluluğunun sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği konusunda anlaşamıyorlardı. Aydınlanma'yı derinden şekillendiren ayrışma da buydu.
Tartışma, akıl ile önyargı arasındaki basit bir karşıtlıktan çok daha fazlasını ifade ediyordu. Sorun, insanlığın evrensel bir ahlaki değere sahip olup olmadığı değildi. Sorun, "insanlık" kavramının nasıl anlaşılması gerektiğiydi. Mesele bu şekilde ele alındığında, Aydınlanma tek ve bütünlüklü bir düşünsel hareket olmaktan ziyade, evrenselin anlamı ve sınırları üzerine yürütülen büyük bir tartışma olarak karşımıza çıkmaktadır.
Evrenselcilik Tek Bir Düşünce Değildir
Günümüzde Aydınlanma üzerine yapılan tartışmalarda "evrenselcilik" kavramına çoğu zaman tek ve bütünlüklü bir felsefi öğretiymiş gibi yaklaşılmaktadır. Oysa, tarihsel kanıtlar bunun aksini göstermektedir. Aydınlanma düşünürleri bazı ilkelerin evrensel geçerliliğe sahip olduğu konusunda büyük ölçüde uzlaşmışlardı. Ancak, hangi ilkelerin evrensel olduğu konusunda derin görüş ayrılıkları içindeydiler. Bilimsel bilgi, ahlaki yükümlülük, siyasal meşruiyet, tarihsel ilerleme ve uygarlık, farklı filozoflar tarafından evrensel olarak nitelendirilmişti. Ancak, bunlar aynı şeyi ifade etmediği gibi, birbirlerinin zorunlu sonucu da değildi.
Bu makalede dikkat çekilen ayrım, Aydınlanma'nın paradoksunu anlamamıza bir olasılıkla yardımcı olmaktadır. Bir filozof doğa yasalarının evrensel geçerliliğine inanırken bütün insanların eşit entelektüel yeteneklere sahip olduğunu reddedebiliyordu. Bir başkası, evrensel ahlaki yükümlülükleri savunurken Avrupa uygarlığını tarihsel gelişimin en ileri aşaması olarak görebiliyordu. Bir diğeri ise, insanlığın ortaklığını kabul ederken tarihin tek bir uygarlık modeline doğru ilerlediği düşüncesini reddedebiliyordu. Bu düşünürlerin tamamı evrensellik dilini kullanıyordu. Ancak, evrensellik atfettikleri şeyler birbirinden farklıydı. Bu yaklaşım farkını görebilmek, Aydınlanma’nın içindeki paradokslardan birini görmeye yardımcı olabilecektir.
Aydınlanma'nın paradoksları, evrenselciliğin zorunlu olarak dışlamaya yol açmasından değil, evrenselciliğin kendi anlamı üzerinde uzlaşma sağlanamamış olmasından kaynaklanıyordu. Evrenselin nerede sona erdiği, tarihsel ve kültürel farklılığın nerede başladığı konusunda ortak bir anlayış yoktu. Hume, tarihsel bir gözlemi insan doğasına ilişkin bir yargıya dönüştürmüştü. Kant için evrensel ahlak, hiyerarşik bir insan anlayışıyla bir arada var olabiliyordu. Buna karşılık Condorcet, evrensel adalet ilkesinden hareketle köleliğin meşru olamayacağı sonucuna ulaşırken, Herder bütün halkların ortak insanlığının, onları tek bir uygarlık ölçütüne göre değerlendirmeyi değil, kültürel çeşitliliğe saygı göstermeyi gerektirdiğini savunuyordu.
Bu açıdan bakıldığında Aydınlanma, evrenselciler ile evrenselciliği reddedenler arasında bölünmüş bir hareket değildi. Ayrışma, birbirleriyle rekabet eden farklı evrenselcilik anlayışları arasındaydı. Tartışma, evrenselin sınırlarının nerede çizileceği üzerineydi. Bu ayrım dikkate alındığında, Aydınlanma'nın başarıları ve başarısızlıkları tek ve tutarlı bir miras olmaktan çıkar. İnsan hakları, küreselleşme, çokkültürlülük ve uluslararası düzen tartışmalarını bugün hâlâ etkilemeye devam eden çözümsüz bir felsefi tartışmanın ürünü olarak karşımıza çıkmaya başlar.
Aydınlanma'nın Bitmeyen Tartışması
Ayrım, bugün de önemini korumaktadır. Aydınlanma, modern siyasal hayatın dilini şekillendirmeye devam etmektedir. Demokrasi, anayasacılık, bilimsel araştırma, insan hakları ve uluslararası hukuk, bir şekilde evrensellik iddiasına dayanmaktadır. Buna rağmen, günümüz tartışmalarında evrensel ilkelerin zorunlu olarak evrensel kurumları, evrensel tarihsel gelişim çizgilerini ya da evrensel kültürel normları gerektirdiği varsayımında bulunanlar da mevcuttur. Oysa, bu varsayımın kendisi sorgulanmaya muhtaçtır.
İnsan onurunun evrenselliğini savunmak ile belirli bir uygarlığın evrenselliğini savunmak aynı şey değildir. Benzer şekilde, bilimsel bilginin evrensel geçerliliğini kabul etmek, bütün toplumların aynı tarihsel yolu izlemesi ya da aynı siyasal kurumları benimsemesi gerektiği anlamına gelmez. Bunlar birbirinden farklı felsefi iddialardır. Ancak, günümüzde çoğu zaman tek ve aynı iddiaymış gibi ele alındıklarına sıkça rastlanmaktadır.
Bu ayrımın neden önemli olduğunu Aydınlanma'nın kendisi göstermektedir. Hume, Kant, Voltaire, Condorcet, Diderot ve Herder'in tamamı evrensel ilkelere başvurmuştur. Buna rağmen ırk, imparatorluk, tarih ve kültürel çeşitlilik konularında birbirlerinden kökten farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Bu durum bize evrenselciliğin kendi kendini açıklayan bir düşünce olmadığını göstermektedir. Her evrensellik iddiası, kaçınılmaz olarak şu soruyu da beraberinde getirmektedir: Neyin evrenselliği ve kimin için evrensellik?
Bu karmaşıklığı kabul etmek, Aydınlanma'yı ne mahkûm etmeyi ne de aklamayı gerektirir. Asıl yapılması gereken, insanın eşit onurunu korumayı amaçlayan evrensel ilkeler ile belirli tarihsel deneyimlere, kurumlara ya da uygarlıklara evrensel geçerlilik atfeden iddiaları birbirinden ayırabilmektir. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, evrensel ideallerin tarih boyunca defalarca dışlama ve tahakküm araçlarına dönüşmesine yol açmıştır.
Belki de Aydınlanma'nın en büyük mirası, verdiği cevaplardan çok geride bıraktığı sorulardır. Aydınlanma düşünürleri modern dünyaya evrensel haklar, evrensel adalet ve ortak insanlık fikrinin dilini miras bırakmışlardır. Bununla birlikte, bu evrensellik iddialarının sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği konusundaki tartışmayı da çözümsüz bırakmışlardır. Aradan geçen iki buçuk yüzyıla rağmen bu tartışma, hem siyasal hem de felsefi önemini hâlâ korumaktadır.
Sonuç
Aydınlanma ne evrensel insan özgürleşmesinin tartışmasız başlangıç noktası ne de modern ırkçılığın düşünsel kaynağı olarak anlaşılabilir. Gerçeklik, bu iki yorumun da ötesindedir. Aydınlanma, her ikisinin de ima ettiğinden daha iddialı, aynı zamanda daha çelişkili bir düşünsel harekettir. Aydınlanma filozofları, aklın gelenek, din ve kalıtsal otoritenin ötesinde geçerliliğe sahip ilkeler keşfedebileceğini savunarak siyasal düşüncenin dilini kökten dönüştürmüşlerdir. Ancak, bu ilkelerin hangi insan topluluğuna uygulanacağı konusunda derin görüş ayrılıkları yaşamışlardır.
Ayrışma, aynı düşünsel hareketin hem Hume'un ırksal hiyerarşiyi savunmasını hem de Condorcet'nin köleliği mahkûm etmesini, hem Kant'ın evrensel ahlak felsefesini hem de Herder'in uygarlıklar arasındaki hiyerarşiyi reddetmesini, hem Voltaire'in dinî hoşgörüyü savunmasını hem de Avrupalı olmayan toplumlara yönelik önyargılarını mümkün kılmıştır. Bunlar yalnızca bireysel tutarsızlıklar değildir. Her biri, evrensel ilkelerin kapsamına ilişkin farklı anlayışların yansımasıdır.
Bugün yürütülen tartışmaların çoğu zaman yanlış soruyla başladığına tanıklık edebilmekteyiz. Sorun, Aydınlanma'nın evrenselci olup olmadığı değildir. Hiç kuşkusuz öyledir. Asıl sorulması gereken, Aydınlanma düşünürlerinin hangi şeylerin meşru biçimde evrensel kabul edilebileceğine inandıkları ve evrensel insan topluluğunun sınırlarını nerede çizdikleridir.
Aydınlanma'nın en önemli mirası, tamamlanmış bir öğreti değil, hâlâ süren bir tartışmadır. Evrensel olma iddiası modern siyasal düşünceyi derinden dönüştürmüş, fakat bu evrensellik iddiasının sınırları da onun çelişkilerini görünür kılmıştır. Aydınlanma'yı anlamanın yolu onu ne savunmaktan ne de mahkûm etmekten geçmektedir. Yapılması gereken, onu bütün başarıları ve bütün çelişkileriyle birlikte anlamaya çalışmaktır.
Bu makaleden geriye, bu makalenin kapsamını aşan daha temel bir soru kalmaktadır. Günümüzde evrenselcilik, hümanizm ve insan eşitliği çoğu zaman birbirinden ayrılmaz kavramlar olarak görülmektedir. Oysa burada incelenen örnekler, evrensel akıl ve insanlık söylemini benimseyen bazı önde gelen Aydınlanma filozoflarının aynı zamanda açık ırksal hiyerarşi teorileri de geliştirdiklerini göstermektedir. Bu durum daha derin bir felsefi soruyu gündeme getirmektedir: Hume, Kant ve Voltaire "insanlık" derken gerçekte neyi kastediyorlardı? Eğer bütün insanları aynı biyolojik türün üyeleri olarak kabul ederken farklı ırklara farklı doğal yetenekler atfediyorlarsa, onların hümanizm anlayışı daha sonraki yüzyıllarda gelişen eşitlikçi hümanizm anlayışından köklü biçimde farklı olabilir. Aydınlanma hümanizmi ile ırksal hiyerarşi arasındaki ilişkinin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi ise, hümanizm kavramının tarihsel anlamını ayrı bir incelemenin konusu yapmayı gerektirmektedir.





Yorumlar