top of page

Küresel Ticarette Yeni Denklem: Verimlilikten Dayanıklılığa

Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) son bakanlar toplantısı bir uzlaşmayla değil, anlaşmazlıkla sonuçlandı. E-ticarete dair gümrük vergileri konusunda bir anlaşma yok. Kurumsal reformlarda bir ilerleme yok. Koordinasyon için en uygun platform olması gereken yer uyuşmazlıkların yeri haline gelmiş durumda. Bu manzara, küresel ticaret sisteminin temellerinin istikrarlı bir şekilde aşındığı geçtiğimiz on yılın atmosferine uygun bir kapanış sergiledi.


On Yıllık Bir Sarsıntı


Üzerinde uzlaşılmış olduğu düşünülen uluslararası ticaretin alt yapısına ilişkin çözülme süreci küreselleşmenin yapısal zayıflıklarını gün yüzüne çıkaran bir dizi unsurla başladı.


Dönüm noktası, Brexit ve Donald Trump yönetimindeki korumacı politika dönüşleriyle yaşandı. Trump’ın gümrük vergisi politikaları, İkinci Dünya Savaşı sonrası serbestleşme ve çok taraflılık üzerine inşa edilen ticaret konsensüsünden net bir kopuş anlamına geliyordu. Bunlar, münferit politika tercihleri değildi. Küresel ticaretin bölüşümde yarattığı sonuçlara karşı duyulan hoşnutsuzlukların somut göstergeleriydi.


Kırılganlık, üretim ağlarını eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte aksatan COVID-19 pandemisiyle şiddetli bir şekilde ifşa oldu. Bir zamanlar verimlilik için optimize edilen tedarik zincirlerinin, stres altında ne kadar dayanıksız olabildiği görüldü. Bu şok, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birleşerek enerji, gıda ve lojistik sistemlerini daha da istikrarsızlaştırdı.


İran ile ilgili olarak son dönemde artan gerilimler farklı ve daha yapısal bir zayıflığı, küresel ticaret akışının stratejik darboğazlarda yoğunlaşması konusunu gündeme getirdi. Dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olan Hürmüz Boğazı, deniz yoluyla yapılan küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri ila dörtte biri arasını taşıyor. Bu geçitteki herhangi bir aksamanın enerji piyasaları, ulaşım maliyetleri ve enflasyon üzerinde anlık ve geniş çaplı sonuçları söz konusu. Tedarik zincirlerinin hassasiyetini ortaya koyan önceki aksaklıkların aksine İran çatışması, dar coğrafi darboğazlar üzerindeki kontrolün küresel ticaret akışlarını nasıl doğrudan kısıtlayabileceğini ve sistemik riski nasıl büyütebileceğini ortaya koyuyor.


Yukarıda değinilen tüm unsurlar bir arada değerlendirildiğinde, küresel ticaretin sadece sekteye uğramadığı, mantığının da kökten değiştiği göze çarpıyor.


Altın Çağın Sonu


İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden on yıllarda küresel ticaret istikrarlı bir şekilde büyüdü. Ancak, en belirgin ivmelenme küresel ticaret ile küresel büyüme arasındaki farkın keskin bir şekilde açıldığı 1990’ların sonundan itibaren yaşandı. Liberalizasyon, teknolojik ilerlemeler ve derinleşen kurumsal koordinasyonun yön verdiği bu dönem, küreselleşmenin zirvede olduğu bir aşamayı temsil ediyordu.


Küreselleşmenin değişen doğası, ticaretin gelir esnekliği (ticaret büyümesinin GSYH büyümesine oranı) üzerinden formüle edilebilir. 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında ticaretin gelir esnekliği sınır ötesi üretim ağlarının hızla genişlemesini yansıtarak "1" değerinin üzerinde oluştu. Bugün ise bu ilişki zayıflamış durumda. Ticarette büyümenin ve milli gelirde büyümenin birbirine yakınsaması, döngüsel bir yavaşlamaya değil, küresel ekonomide yapısal bir dönüşüme işaret ediyor.



Küresel ticarette ağırlık kazanan amaç artık "verimlilik" değil, "dayanıklılık”.

Şirketler tedarik zincirlerini maliyetleri asgari düzeye indirmek yerine, şoklara dayanabilecek şekilde yeniden tasarlıyor. Hükümetler güvenliğe, alternatif stratejiler geliştirmeye ve stratejik özerkliğe öncelik veriyor. Sonuç, klasik anlamdaki karşılaştırmalı üstünlüklerden çok, risk yönetimini önceliklendiren bir anlayış olarak karşımıza çıkıyor.


Karşılıklı Bağımlılık İçinde Bloklaşma


Dünya ekonomisi on yıllar boyunca önce birbirine bağlandı, sonra giderek daha karmaşık bir ağ yapısına kavuştu ve nihayetinde derin bir karşılıklı bağımlılık içine girdi. Bu tarihsel katmanlaşma, bugünü anlamak açısından kritik önem taşıyor. Küresel üretim ağları sadece entegre olmakla kalmadı. Zaman içinde ortaya çıkan tasarımın bir sonucu olarak birbirine bağımlı hale geldi. Verimlilik, üretimin coğrafi olarak dünyaya yayılmasıyla sağlandı. Ancak bu durum, sistemin içinde yapısal bir kırılganlığın oluşmasına da neden oldu.


Son dönemdeki gelişmeler, mevcut yapının tasfiye edilmekten ziyade yeniden organize edildiğini gösteriyor. Küresel ticaret bugün içinde bulunduğu yeni bir yapılanma giderek artan oranda jeopolitik uyumu, güvenlik kaygılarını ve risk yönetimini yansıtıyor. 2022 yılından itibaren, özellikle Ukrayna’daki savaşın etkisiyle, bu yeni yapılanma daha da belirginleşti. Siyasi ve stratejik olarak uyumlu ekonomiler arasındaki "blok içi ticaret" güçlenirken, jeopolitik sınırları aşan ticaretin zayıfladığı bir tablo ile karşı karşıyayız.


Blok içi ticaret (siyasi veya stratejik olarak uyumlu ekonomiler arasında) güçlenmiş ve geçmişle kıyaslandığında, nispi olarak yüksek seviyelere ulaşmıştır. Buna karşılık, bloklar arası ticaret zayıflamış ve aşağı yönlü bir trend izlemiştir. Daha önce nispeten dengeli olan bu ilişki, giderek açılan bir makasa dönüşmüştür.


Mevcut gelişmeler geçici bir dalgalanma değil, küresel ticaretin yapısal dönüşümünü anlatmaktadır. Sürekli derinleşme ve verimlilik odaklı entegrasyonla karakterize edilen küreselleşmenin önceki aşaması sona ermiştir. Bunun yerine, "karşılıklı bağımlılık içinde parçalanma" olarak tanımlanabilecek, ticaretin devam ettiği ancak giderek belirli siyasi ve stratejik sınırlar içine hapsolduğu bir sistem doğmaktadır.


Kör Stratejik Noktalar


Bu değişimi anlamak için altın çağın kendi iç çelişkilerini irdelemek gerekmektedir. Sürecin iki temel stratejik körlük etrafında şekillendiği görülmektedir.


Birincisi, politika yapıcılar ticaret serbestleşmesinin toplumsal sonuçlarını hafife aldılar. Yaratılan toplam gelir önemli boyutlarda olsa da, ülkeler arasında ve ülkelerin kendi içindeki gelir dağılımları dengesiz bir seyir izledi. Gelişmiş ekonomiler (özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’nın bir kısmı) sanayisizleşme, ücret durgunluğu ve imalat yoğunluklu bölgelerde gerileme yaşadı. Buna karşılık, Çin ve birçok gelişmekte olan ekonomi ihracat odaklı büyüme ve küresel değer zincirlerine entegrasyon sayesinde önemli kazanımlar elde ettiler. Söz konusu asimetri, siyasi tercihleri yeniden şekillendirdi. Birçok gelişmiş ekonomide ticaretin toplumsal maliyetleri, korumacı ve zaman zaman izolasyonist siyasi hareketlere verilen seçmen desteğini besledi.


İkincisi, tedarik zincirlerinin kırılganlığı sistematik olarak göz ardı edildi. Küresel üretim sistemi giderek daha karmaşık, katmanlı ve birbirine bağımlı hale geldi. Verimlilik kazanımları "tam zamanında" (just-in-time) yaklaşımının bir sonucu olarak lojistik ve coğrafi yoğunlaşma ile elde edildi. Ancak, bu optimizasyonun bedeli dayanıklılıktan ödün vermek oldu. Aksaklıklar yaşandığında sistemin aksaklıkları absorbe etme kapasitesinin olmadığı görüldü.


Yukarıda dile getirilen toplumsal ve yapısal unsurlar birbirinden bağımsız değildi. Artan eşitsizlik, başta yükselen hanehalkı borçluluğu dahil olmak üzere finansal dengesizlikleri besledi. Finansal krizler sırasında bu dengesizliklerin çöküşü hem ekonomik hem de finansal sistemlerin birbirine bağlı kırılganlığını ortaya çıkardı.


Yeni Bir Paradigma Olarak Dayanıklılık


Bugünün temel sorusu küreselleşmenin devam edip etmeyeceği değil, hangi formda devam edeceğidir.


Dayanıklılık, belirleyici bir kavram olarak uluslararası ticarete ilişkin stratejilerin merkezine oturmuş durumdadır. Dayanıklılık vurgusunun ağırlık kazanması bir geri çekilme anlamına gelmemektedir. Dayanıklılık, bugün gelinen noktada daha çok esneklik kavramını temsil etmektedir. Tedarik zincirlerini, daha yüksek maliyetle de olsa hızlı bir şekilde yeniden yapılandırabilme yeteneği stratejik bir varlık konumuna ulaşmıştır.


Bu stratejik varlık, aşağıdaki unsurların hayata geçirilmesini gerekli kılmaktadır:


  • Ticaret ortaklarının çeşitlendirilmesi

  • Kritik tedarik zincirlerinde yedekleme yapılması

  • Üretim ağlarının bölgeselleşmesi

  • Riskin maliyet hesaplamalarına dahil edilmesi


Bu çerçevede ticaretin terk edilmediği, ancak yeniden inşa edilmekte olduğu görüşü savunulabilir.


Koşullu İyimserlik


Mevcut bloklaşma eğilimlerine rağmen iyimser olmak için nedenler mevcuttur.

Küresel ekonomi ikili bir zorlukla karşı karşıya bulunmaktadır: Düşen reel gelirler ve yüksek yaşam maliyetleri. Bu baskılar, enerji ve ticaret sistemlerine dalgalanma katan İran ile ilgili gelişmeler dahil jeopolitik gerilimlerle daha da şiddetlenmiştir.


Diğer yandan, maliye politikalarının manevra alanı (fiscal space) kısıtlıdır. Hükümetler, mevcut baskıları dengelemek için sürekli olarak kamu harcamalarına yaslanamazlar. Bu noktada ticaret, bir alternatif sunmaktadır.


Ampirik kanıtlar, ticaretin yoğunluğundaki mütevazı artışların bile önemli etkileri olabileceğini göstermektedir. Ticaret açıklığındaki %1’lik bir artış, ulusal geliri %0,5 ile %1 arasında artırabilirken, fiyat seviyelerini kalıcı olarak %0,1 ile %0,5 oranında düşürebilmektedir. Uluslararası ticaret, doğrudan bir maliyet yaratmadan hem büyümeyi destekleyen hem de enflasyonist baskıları hafifleten bir politika aracı görevi görebilmektedir.


Politika Zorluğu


Politika yapımındaki temel engel ekonomik mantık değil, ekonomi politiktir. Uluslararası ticaretin genişlemesi eşitsizlikle ilişkilendirilmektedir. Politika yapıcılar bu bölüşüm etkilerinin gerçek olduğu ve doğrudan ele alınması gerektiği konusunda büyük ölçüde uzlaşı içindedir.


Eşitsizlik, korumacılıkla değil, aşağıdaki noktalar dikkate alınarak yönetilmelidir:


  • Aktif sanayi politikaları

  • İşgücü piyasası müdahaleleri

  • Bölgesel kalkınma stratejileri

  • Sosyal güvenlik ağları


Korumacı ticaret politikaları, sistemin iç gerilimlerini çözmeden zayıflık yaratır. Proaktif yerel politikalar toplumların ticaretin maliyetlerini hafifletirken kazanımlar elde etmelerine olanak tanıyabilir. Ancak, bu arzu edilen gelişmeler belirli koşullara bağlıdır.


Bir zamanlar piyasa odaklı uyumu savunan kurumların bile pozisyonlarını revize etmekte olduğu dikkat çekmektedir. Dünya Bankası, "Washington Uzlaşısı" çerçevesinin ötesine geçerek kalkınma, yapısal dönüşüm ve dayanıklılık konusunda sanayi politikasının rolünü tanır bir noktaya gelmiştir. Bu, küresel ekonomi politikasının temellerinde önemli bir kaymaya işaret etmektedir.


Ülkeler, açık ve işleyen bir küresel ticaret sistemini desteklemeye devam ederken, hedeflenmiş politika müdahaleleriyle yerel sosyal ve ekonomik dengeleri yeniden kurmalıdır. Bu ikili yaklaşım (yerel istikrar ve dışa açıklık), yükselen politika çerçevesini tanımlamaktadır.


Bugün için ABD, sistemi istikrara kavuşturmak yerine daha fazla bloklaşma riski taşıyan korumacı ve tek taraflı önlemlere ağırlık vererek bu yapılanmanın dışında hareket etmektedir.


Bloklaşma ve Yenilenme Arasındaki Tercih


İçinde bulunulan süreç bir geçiş dönemine işaret etmektedir.

Batı hakimiyeti döneminde inşa edilen küresel ticaretin kurumsal mimarisi baskı altındadır. Yeni ekonomik güçlerin yükselişi, tedarik zincirlerinin siyasallaşması ve stratejik önceliklerin yeniden tanımlanması tüm sistemi yeniden şekillendirmektedir.


Küresel ticaretin geleceği, açıklıktan vazgeçmeden dayanıklılığın sisteme entegre edilip edilemeyeceğine ve ticaretin toplumsal maliyetlerinin, faydalarını yok etmeden yönetilip yönetilemeyeceğine bağlı olacak gibi gözükmektedir.


Seçim, küreselleşme ile parçalanma arasında değil, verimlilik için optimize edilmiş kırılgan bir sistem ile belirsizlikle tanımlanan bir dünya için tasarlanmış daha dayanıklı bir sistem arasındadır. En azından bugün için.


Yorumlar


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page