top of page

Piyasanın Ardındaki Güç

5 Eyl
4 dakikada okunur

Amerikan silahlı kuvvetlerinin Nicolás Maduro’yu Caracas’ta ele geçirmesinden sekiz ay sonra Chevron, Venezuela’ya 7 milyar dolardan fazla yatırım yapmayı planladığını açıkladı. Amerikan petrol şirketi, ülkedeki üretimini beş yıl içinde iki katından fazla artırmayı hedefliyor.


Venezuela, dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen günde yalnızca yaklaşık 1,25 milyon varil petrol üretiyor. Ülkenin petrol sektörü kötü yönetim, yolsuzluk, yatırım eksikliği, teknik uzmanlık kaybı ve Amerikan yaptırımları nedeniyle büyük ölçüde tahrip oldu. Üretimin yeniden artırılması, yabancı sermaye ve teknoloji gerektiriyor. Ancak, Venezuela’nın hikayesi son derece tatsız.


Önce askerî müdahale geldi. Ardından, siyasi yeniden yapılanma başladı. Daha sonra, Venezuela hidrokarbon yasasını değiştirdi. Washington, Venezuela’nın petrol gelirlerinin kullanımı üzerinde denetim kurdu ve Amerikalı yetkililer ülkenin enerji sektörünün yeniden inşasını yönlendirmeye başladı.


Söz konusu gelişmeler, piyasa kavramının güçle nasıl yönlendirilebildiği konusunda son derece güçlü mesajlar veriyor. Diğer bir ifadeyle, günümüz kapitalizminin karanlık yüzünü billur gibi gösteriyor. Venezuela’da olanların anlattığı şu: Piyasalar, kendiliğinden oluşan gönüllü değişim alanları değildir. Hukuk, mali denetim ve askerî güç aracılığıyla inşa edilebilirler.


Chevron, petrol sahalarına ilave erişim, daha güçlü sözleşme güvenceleri, düşük olması beklenen üretim maliyetleri ve dünyanın petrol bakımından en zengin bölgelerinden birinde uzun vadeli bir konum kazanmış oluyor.


Chevron, büyük resmin sadece bir parçası. BP, Venezuela açıklarındaki Loran gaz sahasının ikinci aşamasını geliştirme lisansı aldı. Diğer şirketler yeni anlaşmalar için görüşmeler yürütürken Başkan Donald Trump enerji sektörüne 100 milyar dolara varan yatırım yapılması çağrısında bulundu.


Günümüz politik iktisat mantığı, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarındaki imtiyazlara dayalı emperyalizmi hatırlatıyor. Askerî üstünlük siyasi otoriteyi değiştiriyor. Yeni siyasi otorite iç hukuku yeniden yazıyor. Kaynaklara erişim yeniden dağıtılıyor. Yabancı şirketler ülkeye giriyor. Ortaya çıkan düzen, modernleşme ve ekonomik özgürlük olarak sunuluyor.


Güç hiyerarşi kurar, hiyerarşi mülkiyet ile hukuku yeniden düzenler ve yeni yapı daha sonra piyasa olarak tanımlanır.


Sermaye ile güç arasındaki aynı ilişki, Amerika Birleşik Devletleri’nin içinde de görülüyor.


Teksas’ta ağustos ayında yapılan bir ankete katılanların sadece %30’u yaşadıkları yerde bir veri merkezi kurulmasını destekleyeceğini belirtti. Veri merkezleri muazzam miktarda elektrik ve su tüketiyor. Ayrıca, yerel altyapı üzerinde baskı yaratıyor, gürültü ve ışık kirliliğine yol açıyor. Bu  hasara karşılık gelecek sayıda kalıcı iş yaratmadan da vergi teşviklerinden yararlanıyor.


Reuters’ın incelediği seçim kayıtlarına, şirket açıklamalarına ve siyasi komite bildirimlerine göre teknoloji şirketleri, veri merkezlerinin yararlarını anlatmayı amaçlayan büyük bir reklam kampanyası başlatırken ara seçimlere $300 milyondan fazla para aktarıyor.


Şirketler, halkı eğitmekten söz ediyor. Bu söylem, itirazların halkın bilgisizliğinden kaynaklandığı izlenimini uyandırıyor. Oysa halk, veri merkezlerinin kime ne kazandıracağını ve maliyetini kimin üstleneceğini gayet iyi biliyor olabilir. Şirket sahipleri kârları elde ederken su, enerji ve kamu altyapısı üzerindeki baskı toplumların üzerine çöküyor.


Halklar birşeye direndiğinde şirketler, tepki olarak piyasa adı verilen hayalî bir alanın sınırlarının dışına çıkarlar. Piyasa faaliyetleriyle biriktirdikleri serveti seçimleri, hukuki düzenlemeleri ve kamuoyunu etkilemek için kullanırlar. Ekonomik güç siyasi güce dönüşür. Siyasi güç, daha fazla birikim sağlayacak zeminin oluşmasına katkı sunar.


Yurttaşlar ile şirketlerin siyaseti etkileme gücü arasında muazzam bir eşitsizlik söz konusu. Bir yurttaşın bir oyu bulunuyor. Büyük bir şirket veya milyarderlerin finanse ettiği bir siyasi komite ise adaylara para aktarabiliyor, reklam ve lobi faaliyetlerinde bulunabiliyor ve politikacılara ulaşabiliyor.


Yukarıdaki satırlarda anlatılanlar serbest piyasa ile demokrasi ve özgürlük kavramlarını bir arada düşünen liberalizmin bazı akımlarını yeniden değerlendirmeye yapmaya davet etmiyor mu?


Venezuela’da siyasi ve askerî güç, toprakları sermayeye açıyor. Teksas’ta ise sermaye, toprağa, suya, enerjiye ve altyapıya erişimini korumak için siyasete giriyor. Birinde güç devletten piyasaya doğru ilerliyor. Diğerinde ise, yoğunlaşmış servetten devlete doğru ilerliyor. İkisi arasındaki sınır, geleneksel iktisadın varsaydığından çok daha belirsiz.


Üçüncü bir gelişme, üretim sürecinin kendi içinde neler olduğunu ortaya koyuyor.


BP, 19 Mart’tan bu yana Indiana’daki Whiting rafinerisinde çalışan yaklaşık 800 sendikalı işçiyi işyerine almıyor. Bu rafineri, Amerika’nın Ortabatı bölgesindeki en büyük rafineri olmasının yanı sıra bölgenin yakıt ihtiyacının yaklaşık dörtte birini karşılıyor ve BP’nin ABD’deki sendikalı son rafinerisi olma özelliğini taşıyor.


Burada işi durduran taraf işçiler değil, BP. İşçiler çalışmak istiyor. Ancak, BP onları işyerine almıyor ve ücret ödemiyor. Çok uluslu bir şirket uzun süren böyle bir çatışmaya dayanabilir. İşçiler ise barınma, gıda ve sağlık harcamalarını karşılamaya devam etmek zorundadır. 


Lokavt ne kadar uzun sürerse işçiler üzerindeki şirket koşullarını kabul etme baskısı da o kadar artar. Exxon, 2021’de Beaumont rafinerisinde on ay süren lokavt sırasında benzer bir strateji uygulamıştı. Sonunda, talep ettiği sözleşme koşullarının çoğunu kabul ettirdi.


BP, ülke çapındaki sektör anlaşmasında belirlenen oranın altında ücret artışları, çok sayıda işin ortadan kaldırılması, personel düzenlemelerinde daha fazla esneklik ve yapay zekâ ile otomasyonun işletme üzerindeki etkileri konusunda sendikanın toplu pazarlık haklarından vazgeçmesini talep etti. Üstelik BP ve diğer rafineri şirketleri, İran savaşının yakıt fiyatlarını yükseltmesiyle çok daha yüksek kazançlar elde ederken bu talepleri ileri sürdüler.


Sermaye yeterlilik diye bir kavram tanımıyor. Her kârlılık düzeyi, daha yüksek bir getiri beklentisinin başlangıç noktası hâline geliyor. Şirketler rakipleriyle, performanslarıyla, yatırımcı beklentileriyle ve sermayenin başka alanlarda kullanılma imkânlarıyla karşılaştırılarak değerlendiriliyor. Böylece yüksek kârlar, emek üzerindeki baskıyı azaltmıyor.


Yapay zekâ, mücadeleyi daha ileri bir noktaya taşıyor. BP yalnızca sınırları belli tek bir teknolojik değişiklik önermiyor. Yapay zekâ ve otomasyonu, bunların işletme üzerindeki sonuçları hakkında toplu pazarlık yapmadan uygulama özgürlüğünü peşinen elde etmeye çalışıyor.


Yapay zekâ kendi başına kimsenin işini elinden almaz. Belirleyici olan, yapay zekânın nerede, nasıl ve hangi amaçla kullanılacağına dair karar. Bu karar da teknolojiyi elinde tutanların insiyatifinde. Yapay zekâ tehlikeli işleri üstlenebilir, çalışma saatlerini kısaltabilir ve iş güvenliğini artırabilir. Üstelik bunlar işçilerin gelirleri azaltılmadan da yapılabilir. Ancak, şirketler aynı teknolojiyi çalışan sayısını azaltmak ve kârlarını büyütmek için de kullanabilir. Hangi sonucun ortaya çıkacağını teknoloji değil, işyerindeki güç ilişkileri belirler: Karar yetkisi kimdedir ve verimlilik artışından doğan kazancı kim elde etmektedir? 


Çatışma yalnızca teknoloji ile işçiler arasında değil. Emek ile teknolojinin sermaye tarafından tek taraflı olarak denetlenmesi meselenin temelinde yer alıyor. Bu, tarihsel olarak da böyle.


Venezuela, Teksas ve Whiting, kapitalizmin bugün nasıl işlediğini anlatıyor.


Kaynaklar, kamusal kararlar, üretim, teknoloji ve ekonomik kazanımların dağılımı üzerindeki denetim nasıl sağlanacaktır? Şirketlerin orantısız güç kullanımı ile mi?


Modern kapitalizm, fiyatlar aracılığıyla koordine edilen merkezsiz bir piyasa sistemi olarak tanımlanamaz. Kapitalizm, özel birikimin siyasi güç ürettiği, siyasi gücün yeni birikim fırsatları yarattığı ve teknolojik gelişmenin ona sahip olanların çıkarlarına göre düzenlendiği kurumsal bir düzen ortaya koyuyor.


Koşulları kim belirliyor? Faydayı kim elde ediyor? Maliyetleri kim üstleniyor? Reddetme ve kabul etme gücüne kim sahip?


Kapitalizm, emperyalizme yaslanabilir. Siyasette yoğunlaşmış servet aracılığıyla demokrasiyi aşındırabilir. Emeği zayıflatabilir ve teknolojiyi yönetsel denetimin bir aracına dönüştürebilir. Piyasa yalnızca yüzeydir. Altında gücün örgütlenmesi vardır.


Yorumlar


© Arda Tunca. Tüm hakları saklıdır.

Aksi belirtilmedikçe, bu sitedeki içerikler yazılı izin alınmadan çoğaltılamaz, dağıtılamaz veya başka bir yerde yayımlanamaz.

bottom of page